HALKWEBYazarlar"Bir Ömür Daha Lazım Vefatımızdan Sonra, Çünkü Bu Ömrümüzü Sadece Umut Ederek...

“Bir Ömür Daha Lazım Vefatımızdan Sonra, Çünkü Bu Ömrümüzü Sadece Umut Ederek Geçirdik”

İran'ı, emperyalist, Amerikancı politikaların kötülediği yerden değil, Abbas Kiyarüstemi'nin gözünden görmek, gerçek İran'ı görmek ve tanımaktır.

0:00 0:00

Orta Doğu Halkları için söylenmiş bu en haklı sitem Şirazi’nin kaleminden dökülüyordu ama asıl, İran Sinemasını Dünyaya tanıtan Abbas Kiyarüstemi’nin bir hastane odasında son kez dinlediği şarkının sözleri olarak yüreğimize işliyordu…

Anlatılan odur ki, Kiyarüstemi 15, 16 yaşlarında iken Şirazi’nin şiirlerine hayrandır fakat şairin şiir kitaplarını satın alacak parası yoktur, bu yüzden bir arkadaşının abisine ait olan Şirazi’nin şiir kitabını üç günlüğüne ödünç alır.

Arkadaşının abisi farkına varmadan kitabı aldıkları yere geri koymaları gerekmektedir. O üç günü kitabın tamamını eliyle kağıtlara yazarak geçirir, tabi bu süreçte şiirleri de ezberler.
Delikanlı yaşlarının ezber ettiği şiirleri onu yaşamı boyunca hiç terk etmez, bir hastane odasında, şairin şiirini, kainatın içinde bir kelebeğin kanat çırpışını duyma hissiyatına dönüştüren şarkı hali ile ölüm döşeğinde dinleyen, İran’ın acılarının tanığı yönetmen Abbas Kiyarüstemi yaşama bu dizeleri duyarak veda eder.

Abbas Kiyarüstemi’ye Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandıran “Kirazın Tadı” izleyiciye, “Yaşamın Değerini” o kadar derinden, sorgulatır ve hissettirir ki, insanın ölümün soğuk gerçek varlığına rağmen, yaşamla olan bağının yer yüzündeki en güçlü bağ olduğunu anlamış olarak bitirirsin filmi.

Sinema yalnızca tanıklık edilen acıyı, olayı perdeye aktarmaz, insanı bir ülkeye, bir topluma, o toplumun içindeki o eve, o evin içinde yaşanılanlara tanık kılar…
Tam oradasındır, “olay mahallinde”

İran’ı, emperyalist, Amerikancı politikaların kötülediği yerden değil, Abbas Kiyarüstemi’nin gözünden görmek, gerçek İran’ı görmek ve tanımaktır.

Kiyarüstemi, İran Devrimi sonrası ülkeyi terkederek batı ülkelerine giden pek çok yapımcı ve yönetmenin aksine İran’da kalmayı tercih eden az sayıda yönetmenden biri olmuştur.

Gitmez ve şöyle der;
“ Bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve vermez olur. Verse de, kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olmaz. Bu, doğanın kanunudur. Bence, ülkemi terk etmiş olsaydım, aynen o ağaç gibi olurdum.”

Zeki Demirkubuz, Kiyarüstemi için “O sinemanın peygamberidir” der” ve ekler, “o bir insanın neye sahip olduğunun değil, neyden mahrum olduğunun anlatıcısıdır”

İşte, insan, sinema, sanat ve iktidar ilişkisini tarifleyen, özetleyen iki kelime, budur, ‘neyden mahrumsun?

İran hükümetinin, İran Halkını mahrum bıraktıkları Kiyarüstemi’nin gözü, yorumu kamerası ile sinemaya aktarıldı. Ancak bu aktarım Amerikan sinema endüstrisinin aşağılayan, yok sayan, topyekün kötüleyen, hiçleştiren yaklaşımı ile değil, bir İran’lının yüreği ve aklı ile anlattıklarıydı.

İran’ın kadim tarihini bilen, Şiraz’ın Güllerinin kokusunu duyan, İran Halkını ve geçmişini seven, bir insanın yüreği ve aklı vardı kameranın arkasında.

Orta Doğu’da yapılacak operasyonların en büyük ortaklarından biri, elbette Amerikan Sinema Endüstrisi idi.

İşgale gerekçe olarak, ağır insan hakları ihlallerine ilişkin görüntülerini dünyaya yaymakla başladıkları yapımcılıkları, işgal edip, daha büyük bir cehenneme çevirecekleri Ülkelere dair yalnızca fragmandı…

Irak, Libya, Suriye…

ABD’nin Irak’ın işgali sırasında Ebu Gureyb cezaevinde yaptıkları, yaşanan insan hakları ihlalleri, işkencelere ilişkin bir film yapıldığını gördünüz mü, yada bir diziye konu olduğunu, hayır göremezsiniz, çünkü Amerikan Sinema Endüstrisi, kusursuz, gittiği yere, özgürlüğü taşıyan bir Amerika reklamı satar.

Bir kova mısır eşliğinde izlediğiniz bu yapımların hepsinde, gerçek ve değerli olan tek şey o kova mısırdır!

Irak, Suriye, şimdi bir süredir İran…
Mollalar, ekonomik ambargo, yoksulluk, yoksulluğun örgütlü öfkesinin uğultularını işittiğimiz İran’ın, emperyalizme uzak, kendi çözüm yollarını bulmasını diliyoruz.

Sinema ve sanat acıyı kötülüğü, yaşanılanı duyurduğu için elbette aynı zamanda büyük bir propaganda aracı. iktidarların halkı mahrum bıraktıklarının da, yapmadıklarının da bazen yaptıklarının da en büyük tanığı; ancak Kiyarüstemi örneğindeki gibi emperyalizmi Kurtuluş reçetesi olarak sunan değil, milli kimliğini, kameranın arkasında tutanların yüreği ile buluştuğunda işte o zaman başlı başına sanattır sinema…

YAZARIN DİĞER YAZILARI