HALKWEBYazarlarBir İndirgemenin Hataları: İslam, Araplık ve 'Gericilik' Üzerine

Bir İndirgemenin Hataları: İslam, Araplık ve ‘Gericilik’ Üzerine

Bu söylem, ideolojik işlevleri olan, sınıfsal ve politik sonuçlar üreten bir söylemdir.

0:00 0:00

Sık tekrar edilen bir iddia vardır: “İslam aslında Arap kültürüdür.” Bu iddianın bir adım ötesinde ise daha sert bir genelleme gelir: “Arap kültürü gericidir; dolayısıyla İslam da gericiliğin kaynağıdır.”

İlk bakışta kestirme bir açıklama gibi görünen bu yaklaşım, aslında tarihsel, sosyolojik ve kültürel düzeyde ciddi indirgemeler içerir. Ancak mesele yalnızca bir kavrayış hatası değildir; bu söylem, ideolojik işlevleri olan, sınıfsal ve politik sonuçlar üreten bir söylemdir.

Makul bir perspektiften bakıldığında, bu tür genellemelerin en temel sorunu, tarihsel ve maddi gerçekliği kültürel özcülüğe indirgemesidir. Yani toplumsal ilişkileri belirleyen üretim biçimleri, sınıf çelişkileri ve siyasal iktidar yapıları yerine; “kültür” adı verilen muğlak ve çoğu zaman ideolojik bir kategoriye başvurulur. Böylece gerçek nedenler görünmez kılınır.

Türkiye bağlamında bu söylemin özellikle Türk milliyetçiliğinin sert ve dışlayıcı versiyonlarında ve açık ırkçı çevrelerde sistematik biçimde tekrarlandığını görüyoruz. Bu tekrar, rastlantısal değildir. Çünkü bu indirgeme, belirli bir politik amaca hizmet eder: Sınıfsal çelişkileri perdelemek ve toplumsal hoşnutsuzluğu yanlış bir hedefe yönlendirmek.

Her şeyden önce şu ayrımı net biçimde koymak gerekir: İslam bir dindir, Araplık ise bir kültür ve etnisitedir. Dinler, ortaya çıktıkları coğrafyanın izlerini taşısa da, tarihsel süreç içinde farklı toplumlarla etkileşime girerek dönüşür. İslam da bu anlamda evrenselleşmiş, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde yaşanan bir inanç sistemine dönüşmüştür. İran’dan Endonezya’ya, Anadolu’dan Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada İslam’ın tekil bir kültürel forma indirgenemeyecek kadar çoğul olduğu açıktır.

Ancak makul bir analiz için asıl kritik olan nokta şudur:
Dinlerin ve kültürlerin kendisi değil, onların hangi tarihsel koşullarda ve hangi sınıfsal ilişkiler içinde nasıl kullanıldığıdır.

“Arap kültürü gericidir” gibi bir ifade, yalnızca bilimsel olarak hatalı değildir; aynı zamanda ideolojik olarak işlevseldir. Çünkü bu söylem, toplumsal geri kalmışlık, otoriterleşme ya da demokratik eksiklikler gibi sorunların nedenini ekonomik ve siyasal yapılarda değil, bir “öteki kültür”de arar. Böylece egemen sınıfların sorumluluğu görünmez hale gelir.

Bu noktada Türk milliyetçiliğinin belirli damarlarının bu söylemi nasıl kullandığına daha yakından bakmak gerekir. Bu kullanımın iki temel amacı vardır:

Birincisi, yapay bir kültürel üstünlük inşa etmek.
İslam’ı Arap kültürüyle özdeşleştirip onu “gericilik” olarak damgalamak, Türk kimliğini bunun karşısında “ilerici” ve “modern” olarak konumlandırmanın kolay bir yoludur. Bu, sınıfsal gerçekliği gizleyen ideolojik bir aynadır: Emek sömürüsü, gelir adaletsizliği, işsizlik gibi somut sorunlar konuşulmaz; onun yerine kültürel üstünlük söylemi dolaşıma sokulur.

İkincisi, sınıf temelli eleştiriyi etkisizleştirmek.
Toplumsal sorunların kaynağı olarak kapitalist üretim ilişkileri, devlet politikaları ya da küresel eşitsizlikler yerine “Araplaşma” gibi muğlak kavramlar gösterildiğinde, emekçi sınıfların öfkesi yanlış hedeflere yönlendirilir. Böylece egemen düzen sorgulanmadan kalır.

Bu mekanizma, sosyalist literatürde sıkça tartışılan bir olguya işaret eder: yanlış bilinç. İnsanlar, kendi maddi çıkarlarına aykırı olan söylemleri, gerçek nedenleri göremedikleri için benimseyebilirler. “Sorun Arap kültürü” denildiğinde, işsizliğin, yoksulluğun ya da özgürlük eksikliğinin gerçek nedenleri görünmez olur.

Oysa tarih bize şunu açıkça göstermektedir:
Ne otoriterlik belirli bir dine özgüdür, ne de gericilik belirli bir kültürün kaderidir. Aynı şekilde, özgürlük ve ilerleme de tek bir kültüre ait değildir. Bunlar, toplumsal mücadelelerin, sınıf dengelerinin ve siyasal süreçlerin ürünüdür.

İslam’a yönelik “gericilik” eleştirilerinin de bu bağlamda yeniden düşünülmesi gerekir. Burada belirleyici olan şey, dinin kendisi değil, onun hangi sınıflar tarafından, hangi amaçlarla yorumlandığıdır. Tarih boyunca din, hem baskı aracı olarak kullanılmış hem de ezilenlerin direnişine ilham vermiştir. Bu ikili karakter, dinin özünden değil, toplumsal bağlamından kaynaklanır.

Dolayısıyla “İslam gericidir” demek de, “Arap kültürü gericidir” demek de, makul bir analiz açısından yetersiz ve yanıltıcıdır. Bu tür genellemeler, gerçek çelişkileri gizler ve ideolojik sis perdesi oluşturur.

Burada tekrar altını çizmek gerekir:
Türkiye’de bu söylemin bazı milliyetçi ve ırkçı çevreler tarafından ısrarla tekrar edilmesi, bir “yanılgı”dan çok, bilinçli ya da yarı-bilinçli bir ideolojik işleve işaret eder. Bu işlev, toplumu sınıf temelinde değil, kültürel ayrımlar üzerinden bölmek ve böylece mevcut düzenin devamını sağlamaktır.

Sonuç olarak, İslam’ı Arap kültürüne, Arap kültürünü de “gericilik” gibi tek bir sıfata indirgemek; yalnızca analitik bir hata değil, aynı zamanda politik bir tercihtir. Makul bir bakış açısı, bu tür indirgemeleri reddeder ve dikkatini şu soruya yöneltir:

“Bu söylem kimin işine yarıyor?”
Eğer bir söylem, ezilenlerin değil de egemenlerin işine yarıyorsa, orada durup yeniden düşünmek gerekir.

Belki de asıl mesele şudur:
Bir dini ya da kültürü mahkûm etmek mi, yoksa o dinin ve kültürün içinde şekillenen toplumsal ilişkileri, sınıfsal yapıları ve iktidar mekanizmalarını anlamak mı?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca İslam ve Araplık üzerine değil; aynı zamanda adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesine nasıl baktığımızı da belirleyecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI