Pazartesi / 22 Mart 2021

“Bir başkadır” üzerine

202,175BeğenenlerBeğen
8,644TakipçilerTakip Et

Soruyorlar: Netfix’teki ‘Bir Başkadır” dizisini nasıl buldunuz? Ne düşünüyorsunuz?

Önce sorunun kolay kısmına net bir yanıt vereyim: “Bir Başkadır”ı yapım olarak başarılı buldum, sinematografisi çağdaş ve usta işi, oyuncular için olağanüstü diyebilirim. Senaryo da, bir kaç yerde biraz sarkmasına rağmen, genelde taşın üzerindeki su gibi çatlağını buldu ve aktı.

Ancak, beni daha çok seyircinin gösterdiği ilgi ve verdiği tepki ilgilendirdi. Belli ki dizi, ülkenin Netflix izleyen kesimi için kültürel ve duygusal açılardan hassas noktalara dokunuyordu.

Aslında bu hassas noktaların özgün bir yanı yok: Doğu-Batı, alaturka-alafranga, İslam-laiklik, kadın-erkek, kent-köy…

200 yıldır bizi yoran ve yoğuran konular…

Ama sanki burada daha fazlası var.

DÜN BİTMEDİ AMA YARIN BAŞLADI

Türkiye son 70 yılda çok hızlı bir toplumsal değişim yaşadı. Yüzde 80 dolayında olan tarımsal nüfus yüzde 20’ye düştü, milyonlar kentlere akın etti. Köylerden kopup kentlere gelenler ülkenin en büyük (en belirleyici?) nüfus kategorisini oluşturdu. Kırdan gelenler bir yandan kentleşirken bir yandan ona direndi.

Son 15 yıl içinde dijital teknolojinin getirdiği araçlarla değişim yeni bir ivme kazandı. İnsanlar şaşkın: Olmaz denen her şey oluyor, gelmez denen her şey geliyor… Ben bu durumu “Henüz dün bitmedi, ama yarın çoktan başladı.” aforizması ile ifade etmiştim.

Ve sormuştum: “Bugün günlerden ne?”
Dizinin sordurduğu başlıca soru da bu aslında: Bugün dün mü, yoksa yarın mı? Yoksa ikisinin de dışında, saçma sapan bir yer mi?

Korkarım, dizinin verdiği yanıt bu üçüncüsü. Ve bu konuda onunla aynı fikirdeyim.

SÖYLEM ANALİZİ

Doğu ile Batı arasına sıkışmış Türkiye’nin önünde iki seçenek olduğunu pek çok kez yazdım: Sentez ya da şizofreni.

Toplumsal ve kültürel hayat bir “anlatı’ olarak da gözlenebilir, okunabilir ve söylem analizinden de geçirilebilir. Senteze ulaşmış toplumlarda, görüş farklılıklarına rağmen, çoğunluk arasında en temel konularda görüş birliği vardır. Anlatı, çoğunluğun anlayabileceği terimlerle bir yöne doğru ilerler. Ortaya bir “hikaye” çıkar. Yoksa, bir krizin varlığından söz edilir.

Buna karşılık, senteze ulaşmakta zorluk çekilen toplumlarda, örneğin Türkiye’de, ağır iletişim sorunları yaşanır, anlatılanlar birbirine eklenmez, dinleyenleri serseme çeviren bir söylem bozulması göze çarpar: Akıp gidemeyen, apansız duran, bazen irrasyonel, deli saçması, bazen fantastik ve mistik, kesik kesik, tekrarlara düşen, kendisiyle çelişen, ısrarcı bir sayıklama – şizofreni hastalarına özgü bir laf kalabalığı, hatta çorbası…

TEK TAŞ YÜZÜK

Yönetmen Berkun Oya’nın amacı o muydu bilmiyorum ama, bu dizide, memleketin tam da bu halde olduğunu çok iyi görebiliyoruz: Kendilerini ve birbirlerini anlamakta ve anlatmakta zorluk çeken insanlar ağlayarak, bağıra çağıra koşturup duruyorlar. Üzerinde anlaşılmış bir doğru ve yanlış olmadığından her şey mümkün, “O kadarı da olmaz!” denen ne kadar çok şey varsa, hepsi oluyor, olabiliyor…

Örneğin, genç İslamcı ve Jung meraklısı Hilmi’nin, Freudçü seanslara katılan başörtülü Meryem’e, bir Amerikalı gibi tek taş elmas yüzük vererek evlenme teklif etmesine çok şaşırmış bir eleştirmen. “Olamaz!” diye haykırıyor•.

Niçin olmasın? Bal gibi olur ve oluyor. Popüler kültürde olduğu gibi, gerçek hayatta da oluyor!

Türkiye’nin asıl resmi de o. Kanunsuz, kuralsız bir dönemde herşeyin olabilirliği!

Ve ne yazık ki, “Bu durum daha bir kaç kuşak sürer” demenin ötesinde bir şey söyleyemiyoruz. İyi ki, dizi de söyleyemiyor. Gerçekten bir başka memleketimiz.

 

Yazarın Diğer Yazıları