HALKWEBYazarlarBilgelerin Görünmez Olduğu Toplum: Hangi Sesleri Alkışlıyoruz?

Bilgelerin Görünmez Olduğu Toplum: Hangi Sesleri Alkışlıyoruz?

Gürültü Çağında Aklın Tasfiyesi

0:00 0:00

Bir toplumun hangi yöne evrildiğini anlamak için yalnızca seçim sonuçlarına bakmak yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, hangi seslerin alkışlandığı, kime söz hakkı tanındığı ve kimin sistematik biçimde görünmez kılındığıdır. Bu tercihler yalnızca kültürel zevkleri değil, siyasal kaderi de belirler.

Anton Çehov’un başarısız toplumlara ilişkin yaptığı tespit bu gerçeği çarpıcı biçimde özetler:
“Başarısız toplumlarda, her aklı başında zihne karşılık bin aptal ve her düşünüre karşılık bin aptalca söz vardır. Çoğunluk her zaman cahil kalır ve sürekli olarak bilgelerden daha fazladır. Eğer tartışmalara önemsiz konular hâkim oluyorsa, o toplum derinden başarısızdır.”
Bugünün kamusal atmosferine bakıldığında bu sözlerin edebi bir abartı değil, sosyolojik bir gerçeklik olduğu görülmektedir. Popüler kültürün hızlı ve yüzeysel içerikleri milyonlara ulaşırken, entelektüel üretim kamusal alandan giderek dışlanmaktadır. Düşünce yerine görünürlük, emek yerine eğlence ödüllendirilmektedir.

Bu durum tesadüf değildir. Modern toplumlar giderek rahatsız eden düşünceyi değil, konfor sağlayan içerikleri tercih etmektedir. Popüler kültür, bu konforu sürekli yeniden üretir. Sosyal medya algoritmaları hız ve geçiciliği norm hâline getirirken, eleştirel düşünce kamusal alandan geri çekilmektedir.

Bu kültürel dönüşümün siyasal sonucu nettir: Demokrasinin içinin boşalması.
Bilgiye dayalı tartışma yerine popülerliğe dayalı karar mekanizmaları ortaya çıktığında, siyasal süreçler rasyonel analizden kopar. Ekonomi, eğitim, hukuk ve kültür politikaları uzun vadeli planlama yerine kısa vadeli duygusal yönlendirmelerle şekillenir.

Bugün eğlence içerikleri milyonları harekete geçirirken, gelir eşitsizliği, eğitim reformu, yoksulluk ve adalet sistemi gibi yapısal sorunlar geniş toplumsal tartışma yaratamamaktadır. Toplum kendisini eğlendiren gündemlerle meşgul olurken, geleceğini belirleyen meseleler arka planda kalmaktadır. Bu kayıtsızlık ise siyasal iktidarlar için önemli bir avantaj yaratır. Çünkü yüzeysel gündemlerle meşgul olan toplumlar, kritik kararları sorgulama refleksini kaybeder.

Siyaset alanında da benzer bir dönüşüm yaşanmaktadır. Liderlerin söylemleri giderek bilgi ve liyakatten çok duygusal popülariteye dayanmaktadır. Sosyal medya üzerinden üretilen gündemler, kamusal tartışmanın yönünü belirlemektedir. Böyle bir ortamda cehalet bireysel bir eksiklik olmaktan çıkar, sistemin kurucu unsuru hâline gelir.

Hangi Sesleri Alkışlıyoruz?

Bir toplumun çöküşü çoğu zaman sandık sonuçlarında değil, alkış kültüründe ortaya çıkar. Sandık tercihleri gösterir; ancak o tercihleri doğuran zihinsel dönüşümü açıklamaz. Asıl belirleyici olan, toplumun kimi yücelttiği ve kimi susturduğudur.

Türkiye’de entelektüel üretim giderek marjinalleşmiş, düşünce üretimi elitizm suçlamasıyla değersizleştirilmiş ve bilgelik kamusal alanın dışına itilmiştir. Buna karşılık slogan üreten, duygusal reflekslere hitap eden siyasal aktörler kitlesel meşruiyet kazanmıştır.
Toplum düşünce üretmeyen ancak gürültü üreten aktörleri yüceltmektedir. Çünkü düşünce sorumluluk gerektirir; gürültü ise rahatlatır. Düşünce rahatsız eder, gürültü uyuşturur. Uyuşturulan toplumlar ise yönetilmeye değil, yönlendirilmeye başlar.

Gürültü Kültürü ve Aklın Tasfiyesi

Türkiye’de kamusal alan giderek bir fikir tartışma zemini olmaktan çıkıp dikkat ekonomisinin parçası hâline gelmiştir. Bu düzende fikirlerin değeri derinliğiyle değil, görünürlüğüyle ölçülmektedir. Kısa süreli viral içerikler büyük etki yaratırken, ekonomik yapı, eğitim politikaları ve hukuk sistemi gibi temel meseleler geniş tartışma yaratamamaktadır.

Bu yalnızca kültürel bir yozlaşma değil, kamusal aklın tasfiyesidir.

Algoritmalar yalnızca içerik seçmez; düşünme biçimlerini de şekillendirir. Hızın kutsandığı bir ortamda entelektüel üretim geri çekilir. Siyasal tartışmalar analiz yerine refleks üretmeye başlar. Tepki siyaseti bilgiye ihtiyaç duymaz ve bu nedenle popülizmin en verimli zeminini oluşturur.

Popülaritenin Demokrasiye Galibiyeti

Demokrasi yalnızca çoğunluk iradesi değildir; aynı zamanda bilgiye dayalı kamusal tartışma kapasitesidir. Bu kapasite zayıfladığında demokrasi biçimsel bir oy mekanizmasına indirgenir.

Türkiye’de siyasal kararlar giderek rasyonel analiz yerine popülerlik ölçümleri üzerinden tartışılmaktadır. Ekonomik politikalar uzun vadeli planlamalar yerine kısa vadeli seçmen memnuniyeti üzerinden değerlendirilmektedir. Eğitim politikaları bilimsel gerekliliklerden çok ideolojik reflekslerle şekillenmektedir.

Toplum sosyal medyada magazin içeriklerine hızlı tepki verirken, yapısal krizler karşısında sessiz kalabilmektedir. Bu sessizlik siyasal iktidarlar için denetim baskısını azaltır. Ancak bu zihinsel sığlık yalnızca iktidar seçmenine özgü değildir. Muhalefet tabanı da aynı dikkat ekonomisinin etkisi altındadır.

Cehaletin İktidarı ve Muhalefetin Algı Siyaseti

Türkiye’de siyasal tartışmalar çoğunlukla iktidar eleştirisi üzerinden yürütülmektedir. Ancak muhalefetin siyasal dili incelendiğinde, benzer popülist reflekslerin farklı biçimlerde yeniden üretildiği görülmektedir.

Ekrem İmamoğlu’nun siyasal iletişim tarzı bu durumun belirgin örneklerinden biridir. Politik söylem çoğu zaman kapsamlı ideolojik analizlerden çok imaj ve algı yönetimi üzerine kurulmaktadır. Kent politikası, sınıfsal eşitsizlik ve kamusal kaynak kullanımı gibi karmaşık meseleler PR dili içinde ele alınmaktadır.

İmamoğlu hakkında ortaya atılan hukuki iddialar gündeme geldiğinde ise kamusal tartışma çoğu zaman içerik analizine yönelmek yerine siyasal saflaşma üzerinden yürümektedir. Bu refleks yalnızca muhalefetin değil, Türkiye siyasetinin genel hastalığını göstermektedir. Siyasal figürler denetlenebilir kamu görevlileri olmaktan çıkıp sembolleştirilmektedir.
Kutsallaştırılmış liderler demokrasinin değil, otoriter eğilimlerin göstergesidir.

Popülizmin Dil Krizi: Alkışlanan Üslup, Sorgulanmayan Siyaset

Türkiye’de siyasal dil giderek sertleşmiş ve bu sertlik siyasal kültürün ana karakterine dönüşmüştür. Bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri Özgür Özel’in temsil ettiği söylem tarzıdır.

Sert ve zaman zaman hakaret sınırına yaklaşan söylem, program üretmenin yerini alan bir performans aracına dönüşmektedir. Analiz yapmak yerine slogan üretmek daha kolaydır. Bu söylemin geniş kitleler tarafından alkışlanması, toplumun siyasetten entelektüel çözüm değil duygusal temsil beklediğini göstermektedir.

Sertlik siyasal derinlik değildir. Hakaret siyasal cesaret değildir. Ancak Türkiye’de siyasal dil giderek bu iki kavramı birbirine karıştırmaktadır. Bu durum, muhalefetin stratejik yetersizliklerinin ve program üretme konusundaki zayıflığının dışavurumu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağırmak kolaydır. Politika üretmek zordur. Toplum bağıranı alkışladıkça siyaset bağıranlara teslim olur.

Alkış Kültürü ve Siyasal Sadakat

Demokrasinin en görünür düşmanı her zaman otoriter liderler değildir; en görünmez düşmanı alkış kültürüdür. Çünkü alkış, sorgulamanın bittiği yerde başlar. Bir toplumda liderler ne kadar yoğun biçimde alkışlanıyorsa, eleştiri kapasitesi o ölçüde zayıflamış demektir.

Türkiye’de siyasal tartışma zemini giderek eleştiri alanından sadakat alanına kaymaktadır. Liderler programlarıyla değil, kimlikleriyle savunulmaktadır. Politik aktörler denetlenebilir kamu görevlileri olmaktan çıkıp korunması gereken sembollere dönüşmektedir.

Özgür Özel’in sert söyleminin “cesaret” olarak alkışlanması ile Ekrem İmamoğlu etrafında oluşan koşulsuz destek refleksi, aynı zihinsel eğilimin iki farklı tezahürüdür. Her iki durumda da lider eleştirilebilir olmaktan uzaklaşmakta, destek bir tür kimlik beyanına dönüşmektedir.
Bu atmosferde eleştiri, fikir üretmenin bir aracı değil; sadakatsizlik göstergesi olarak algılanır. Oysa demokrasi sandıkla değil, eleştiriyle yaşar. Siyasal kalite, alkışın şiddetiyle değil, denetimin gücüyle ölçülür.

Toplum eleştirme cesaretini kaybettiğinde, siyaset hesap verme zorunluluğunu da kaybeder.

Genç Kuşak ve Görünürlük Rejimi

Dijital dikkat ekonomisinin en güçlü etkisi genç kuşaklar üzerinde görülmektedir. Yeni nesil, hız, tüketim ve görünürlük üzerine kurulu bir evrende yetişmektedir. Bu evrende bilginin değeri üretildiği derinlikle değil, aldığı etkileşimle ölçülmektedir.

Eğitim sistemi bu dönüşümü dengelemek yerine çoğu zaman pekiştirmektedir. Eleştirel düşünceyi geliştirmek yerine sınav performansına odaklanan bir model, analitik yurttaşlar değil, teknik cevap üreticileri yetiştirmektedir. Öğrenciler tartışmayı değil, doğru seçeneği işaretlemeyi öğrenmektedir.

Kültürel alanda ise görünürlük, bilgelikten daha yüksek bir değer hâline gelmiştir. Influencer’lar ve viral figürler kamusal rol model konumuna yerleşirken, entelektüel üretim dar bir çevreye sıkışmaktadır.

Bu dönüşüm yalnızca kültürel bir tercih değildir; siyasal sonuçlar doğurur. Eleştirel kapasitesi zayıf kuşaklar, karmaşık siyasal meseleler karşısında basit sloganlara yönelir. Görünürlük rejiminde yetişen bireyler, analiz yerine hızla tepki verme alışkanlığı geliştirir.
Düşünmeyen kuşaklar özgürlüğünü savunamaz. Özgürlüğünü savunamayan toplumlar ise otoriter eğilimlere karşı direnç geliştiremez.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en derin kriz, ekonomik göstergelerden çok zihinsel üretim kapasitesinin zayıflamasıdır.

Medya ve Cehaletin Endüstrileşmesi

Modern medya, kamusal bilinç üretme gücüne sahip en etkili araçtır. Ancak bu potansiyel çoğu zaman toplumsal aydınlanma yerine dikkat dağıtma işleviyle kullanılmaktadır.
Yarışma programları, magazin içerikleri ve yüzeysel polemikler kamusal alanı doldururken; ekonomik kırılganlıklar, eğitim sisteminin yapısal sorunları ve hukuk devletinin aşınması gibi meseleler geri planda kalmaktadır.

Bu yalnızca ticari bir tercih değildir. Kamuoyunun konuştuğu gündem, siyasetin hesap verdiği gündemi belirler. Toplum yapısal sorunları konuşmadığında, siyasal aktörler de bu sorunlar karşısında daha az denetlenir.

Medya bu noktada yalnızca bilgi aktaran bir araç değil; toplumsal öncelikleri biçimlendiren bir mühendislik mekanizmasıdır. Sürekli yüzeyselliğin üretildiği bir ortamda toplum da yüzeyselleşir. Yüzeyselleşen toplumlar karmaşık problemlere basit çözümler arar.

Basit çözümler arayan toplumlar, popülizmin en elverişli zeminini oluşturur.

Cehalet bireysel bir eksiklik olmaktan çıkar; medya, eğlence ve siyaset üçgeninde yeniden üretilen yapısal bir modele dönüşür.

Toplumsal Zihniyet Çöküşü

Siyasal kriz çoğu zaman liderlere atfedilir. Oysa liderler çoğunlukla toplumun zihinsel aynalarıdır. Siyaset, toplumsal değerlerin kurumsal yansımasıdır.
Bir toplum neyi ödüllendiriyorsa, siyaset o yönde evrilir. Yüzeyselliği ödüllendiren toplum yüzeysel siyaset üretir. Sert dili ödüllendiren toplum sert siyasal kültür üretir. Eleştiriyi ihanet olarak gören toplum demokratik reflekslerini zayıflatır.

Türkiye’de yaşanan kriz yalnızca yönetim krizi değildir; zihniyet krizidir. İktidarlar değişebilir, partiler değişebilir, liderler değişebilir. Ancak toplumsal değer sistemi dönüşmediği sürece siyasal sonuçlar büyük ölçüde benzer kalır.

Demokrasi anayasal kurumlardan ibaret değildir. Eleştirme alışkanlığı, farklı fikirleri dinleme kültürü ve kamusal sorumluluk bilinci demokrasinin gerçek temelidir.

Bu kültürel zemin aşındığında demokrasi hukuki bir kabuğa dönüşür. Hukuki kabuk ise toplumsal bilinçle desteklenmediğinde kırılgandır.

Çıkış Yolu: Konforu Terk Etmeden Kurtuluş Yok

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu kriz yalnızca ekonomik ya da siyasal değildir; entelektüel bir krizdir. Ve entelektüel krizler en zor toparlanan krizlerdir. Çünkü bu tür krizler kurumları değil, düşünme biçimlerini tahrip eder.

Çıkış yolu vardır; ancak zahmetlidir. Bilgi sorumluluk gerektirir. Eleştirel düşünce konforu bozar. Popülerliğin rahatlığından vazgeçmeyi gerektirir.
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Demokrasi düşünme sorumluluğudur. Tartışma cesaretidir. Liderleri sorgulama kültürüdür.

Toplum yöneticilerinden şikâyet etmeyi bırakıp kendi entelektüel tembelliğini sorgulamadıkça siyasal değişim sınırlı kalacaktır. Toplum düşünmeyi erteledikçe siyaset sloganlara teslim olur.

Bugün önümüzde duran temel soru şudur: Gürültüyü mü alkışlayacağız, yoksa aklı mı savunacağız?

Eğer gürültüyü alkışlamaya devam edersek, yalnızca kötü yönetilen bir ülke olmayız; aynı zamanda kendi çöküşünü alkışlayan bir topluma dönüşürüz. Çünkü toplumlar çoğu zaman yıkımlarını fark ederek değil, alkışlayarak yaşar.

Ve en tehlikelisi şudur: Gürültünün içinde kaybolan toplumlar, sustuklarının farkına bile varmaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI