Modern siyasetin en büyük yanılgısı, ahlakı bir süs, dürüstlüğü ise bir lüks sanmasıdır. Oysa dürüstlük, ne kişisel bir erdem vitrinidir ne de bireysel ahlak masalı. Dürüstlük, doğrudan doğruya politik bir meseledir. Çünkü iktidarın, gücün ve kalabalıkların karşısında eğilmeme hâlidir.
(Bir miting meydanında alkış uğruna cümlelerini törpülememek, bir ekran karşısında reyting için gerçeği eğip bükmemek, bir dosya önüne geldiğinde “şimdi sırası mı” dememek gibi.)
Bu ülkede dürüstlük artık bir erdem değil, bir kusur gibi muamele görüyor. Çünkü mevcut siyasal ve toplumsal düzen, eğilmeyeni değil; eğilip bunu “akıl”, “denge”, “realizm” diye pazarlayanı ödüllendiriyor. Bugün mesele ahlak değil, sistem meselesidir. Dürüstlük bireysel bir tercih olmaktan çıkarılmış, bilinçli biçimde siyaset dışına itilmiştir.
(Tıpkı bir zamanlar “ilkeli” denilenlerin bugün “uyumlu”, “makul”, “merkez” diye yeniden paketlenmesi gibi.)
Herkes “ahlak” kelimesini ağzına alıyor. Ama ahlak, kimsenin kariyerine, konumuna, rantına dokunmadığı sürece makbul. Dokunduğu anda ya “sert”, ya “uç”, ya “gerçekçi değil” diye yaftalanıyor. Çünkü dürüstlük, bu düzen için fazla gürültülü, fazla rahatsız edici bir değerdir. Masaları devirir. Kulislere sığmaz. Ajandalara uymaz.
(Bir raporun altına imza atılmadığında, bir tweet silindiğinde, bir cümlenin yayından çıkarıldığında yaşanan o ani sessizlik gibi.)
Bugünün politik figürü nasıl olmalı?
Bir gün söylediğini ertesi gün inkâr edebilmeli.
Aynı cümleyi farklı kitlelere farklı tonla satabilmeli.
Dün eleştirdiğini bugün “devlet aklı” diye savunabilmeli.
Buna da “siyaset” deniyor.
(Sabah muhalif, akşam uzlaşmacı; ekran önünde sert, kapalı kapılar ardında esnek.)
İşte tam bu noktada dürüstlük sistemle çatışır. Çünkü dürüstlük, hafıza ister. Hatırlatır. Yüzleştirir. “Dün ne dedin?” diye sorar. Bu yüzden tehlikelidir. Bu yüzden dışlanır.
(Arşivden çıkarılan bir video, eski bir konuşmanın bugün önüne konması gibi.)
Bugün siyasette, medyada, akademide, hatta muhalefetin içinde bile ortak bir refleks var:
Sorunu değil, sorunu söyleyeni hedef almak.
Gerçeği değil, gerçeği dillendirenin tonunu tartışmak.
Yangını değil, yangını haber yapanı suçlamak.
(Dumanı gösterene kızıp, binanın yanmasına alışmak gibi.)
Bu bir tesadüf değil. Bu, kolektif bir ahlaki çöküş değil; örgütlü bir konformizm kültürüdür.
(Herkesin aynı cümleyi farklı ağızlarla tekrar etmesi, ama kimsenin sorumluluk almaması gibi.)
Siyasetin bugün geldiği yer, bir fikirler çatışması değil; bir eğilme yarışıdır. Kim daha az ilke kaybıyla ayakta kalır değil, kim daha ustaca eğilir ve bunu “akıl”, “denge”, “gerçekçilik” diye pazarlayabilir yarışı yaşanıyor. Tam da bu nedenle dürüstlük, ahlaki bir erdem olmaktan çıkarılıp siyasal bir tehdit muamelesi görüyor. Çünkü dürüstlük eğilmez. Eğilmediği için de düzenle çatışır.
(Bir metal çubuğun bükülmeyince “kırılgan” ilan edilmesi gibi.)
Modern siyaset dürüstlüğü sevmez; onu kontrol edemez. Dürüstlük müzakere edilmez, ertelenmez, “şartlara göre” ayarlanmaz. O yüzden sistem, dürüstlüğü ya safdillik diye küçümser ya da aşırılık diye kriminalize eder. Böylece mesele, doğru ile yanlış arasındaki fark olmaktan çıkar; “zamanlama”, “üslup”, “denge” gibi teknik tartışmalara boğulur. Hakikat, bilinçli biçimde prosedürlerin içinde boğulur.
(Dosya rafta bekler, konu komisyona havale edilir, mesele gündemden düşer.)
Bugün siyasal alanın ürettiği insan tipi bellidir:
Dünü çabuk unutan,
bugün söylediğini yarın inkâr edebilen,
aynı cümleyi farklı kitlelere farklı ahlaklarla sunabilen.
Buna siyaset deniyor.
(Bir aplikasyon gibi: güncelleme geliyor, eski sürüm siliniyor.)
Oysa dürüstlük, hafıza ister. Dün söyleneni bugüne taşır. Hesap sorar. Yüzleştirir. İşte bu yüzden tehlikelidir. Hafızası olan insan manipüle edilemez. Bütünlüklü insan yönetilemez. Parçalı insan ise idealdir: Sözü ayrı, vicdanı ayrı, pratiği ayrı çalışır.
(Bir yüzü kameraya, bir yüzü kulise dönük olanlar hatırlamaz.)
Bu noktada ahlak, bilinçli biçimde siyasetten sürgün edilmiştir. “Ahlak kişiseldir” denilerek kamusal alandan kovulmuştur. Oysa ahlakın siyasetten kovulması, siyasetin ahlaksızlaşması değil; ahlaksızlığın kurumsallaşmasıdır. Çünkü yetki, denetimsiz kaldığında yozlaşır; denetimin adı ise ahlaktır.
(Denetimsiz bir ihale, sorulmamış bir soru, cevapsız bırakılmış bir rapor gibi.)
Namus ve şeref kavramları bu yüzden bilinçli biçimde itibarsızlaştırıldı. “Ağır kelimeler” denilerek sulandırıldı. Çünkü namus, emaneti, yetkiyi, sözü ve güveni hatırlatır. Şeref ise rahatsız eder: kimse bakmıyorken de doğru kalmayı şart koşar. Bugünün düzeni tam da bunu istemez. Her şeyin görünürlükle, alkışla, onayla ölçülmesini ister.
(Işıklar kapandığında değişen davranışlar tam da bu yüzden görünmez kalır.)
Karakter artık CV’de yazmıyor. Kriz anında ortaya çıkan karakter, bugün “risk” sayılıyor. Korku varken susmayan, baskı varken geri adım atmayan, çıkar varken eğilmeyen insan; bu sistemde “uyumsuz” ilan ediliyor. Önü kesiliyor. Yalnız bırakılıyor. Bazen linç ediliyor. Ve sonra utanmadan şu cümle kuruluyor:
“Bu ülkede neden kimse konuşmuyor?”
(Çünkü konuşanlar bir süre sonra ortada görünmez oluyor.)
Çünkü konuşmanın bedeli var.
Çünkü doğru kalmanın maliyeti ağır.
Çünkü herkes haklı olmak istiyor ama haklı kalmak istemiyor.
(Doğruyu söyleyenin masadan ilk kalkan olduğu bir düzen.)
Bakın etrafınıza:
Makam eğiliyor.
Ünvan eğiliyor.
Para eğiliyor.
Medya eğiliyor.
Kalabalıklar eğiliyor.
(Rüzgâr nereye eserse tabelasını oraya çeviren dükkânlar gibi.)
Eğilmeyen ne kaldı?
Dürüstlük de eğilirse artık adı dürüstlük olmaz.
Adı “strateji” olur.
“Zamanlama” olur.
“Şartlar” olur.
Ama hakikat olmaz.
(Haritası silinmiş bir pusula gibi.)
Bugün bir insanı “başarılı”, “etkili” ya da “kazanan” diye tanımlamak kolaydır. Anketlerle, oy oranlarıyla, sosyal medya alkışıyla ölçülür. Ama “güzel insan” tanımı hâlâ ölçüsüzdür; çünkü görünene değil, direnene bakar. Zamanın ruhuna değil, zamana direnen değerlere yaslanır.
(Trend listelerine değil, vicdan terazisine bakanlar gibi.)
Siyasette dürüstlük çoğu zaman naiflik olarak yaftalanır. “Gerçekçi ol” denir. Yani biraz eğil, biraz sus, biraz görmezden gel. İşte tam bu noktada dürüstlük, ahlaki olmaktan çıkar, politik bir tercihe dönüşür. Eğilmemeyi seçmek, sistemin doğal akışına karşı durmaktır. Bedel üretir. Yalnızlık üretir. Dışlanma üretir. Ama aynı zamanda toplumsal hafızayı diri tutar.
(Bir taşın suya atılıp dalga oluşturması gibi.)
Bu yüzden “güzel insan” sayısı azalıyor. Çünkü güzel insan olmak bu çağda romantik bir meziyet değil; politik bir meydan okumadır. Yalnız kalmayı, kaybetmeyi, dışlanmayı göze almayı gerektirir.
Ama tarihin bütün kırılma anları şunu gösterir:
Toplumları ileriye taşıyanlar çoğunluklar değil,
eğilmeyi reddeden o azınlıklardır.
(Bir avuç insanın yön değiştirdiği anlar hep böyle başlamıştır.)
Bir gün herkes aynaya bakacak.
Kazandığı koltuklara değil,
vazgeçtiği ilkelere.
Yaptığı konuşmalara değil,
sustuğu anlara.
Ve geriye tek bir soru kalacak:
Bu kadar eğildikten sonra,
dürüstlük hâlâ ayakta mıydı,
yoksa onu da çoktan “şartlar”a feda mı etmiştik?
