Aziz Nesin’i bu ülkede yıllarca ateistliği üzerinden tartıştılar. Sanki bir insanın bütün hayatı tek bir etikete sığarmış gibi… Sanki yazdıkları, yaşadıkları, bu toplum için yaptıkları o kadar da önemli değilmiş gibi…
Bu yaklaşım, Aziz Nesin’in hayatının geri kalanını görünmez kıldı. Aziz Nesin’in hayatı bir “kimlik polemiği”nin içine sıkıştırıldı. Oysa Aziz Nesin’i anlamak için başka bir yere bakmak gerekir: Neye inanıp inanmadığına değil… nasıl yaşadığına ve ne yaptığına.
Aziz Nesin toplumculuğu yalnızca yazıyla savunan bir yazar değildi. Yazılarında bireyi hedef almadı; bireyi o hale getiren düzeni hedef aldı. Yoksulluğu kişisel kusur gibi anlatan anlayışı eleştirdi.
Bürokrasiye, siyasete ve kayırmacılığa yönelttiği sert eleştiriler nedeniyle defalarca yargılandı; gözaltına alındı ve cezaevi süreçleri yaşadı. Buna rağmen geri çekilmedi. Çünkü onun için aydın olmak, yalnızca konuşmak değil; bedel ödemeyi göze almak demekti.
Eleştirisini sözde bırakmadı.
1972’de kurduğu Nesin Vakfı, yoksul ve kimsesiz çocukların barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulmuş kalıcı bir yapıdır. Vakıf, dini ya da siyasi bir yönlendirme olmadan çalışır. Aziz Nesin, yazarlık gelirlerinin önemli bir bölümünü bu vakfa aktardı; lüks bir yaşam sürmedi. Bu, bilinçli olarak seçilmiş bir hayat biçimiydi.

Bugün başarı denince çoğu zaman süslü anlatılar akla geliyor. Oysa burada başarı, hayata tutunabilen çocuklardır. Vakfa 12 yaşında Şırnak’tan gelen, Güzel Sanatlar’da okuyan ve bugün vakfın yönetimini üstlenen Süleyman Cihangiroğlu bu örneklerden biridir. Bir başka örnek, vakfın himayesinde İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümü’nden mezun olup uçuş bursuyla pilotluk eğitimini tamamlayan Ulaş Karadağdır. Bu örnekler, Aziz Nesin’in yalnızca bir düşünce değil; yaşayan bir kurum bıraktığını gösterir.
Aziz Nesin’in hayatındaki tutarlılık, en çok gündelik tercihlerinde görünür. Kalp rahatsızlığı vardı. Evinin yolundaki yokuşu çıkmakta zorlandığı bilinir. Buna rağmen taksi kullanmamayı tercih ettiği anlatılır.
Ve burada, oğlu Ali Nesin’in anlattıkları insanın boğazını düğümler. Gerekçesi son derece basittir:
“Ben o parayla çocuklara defter alırım, kalem alırım.”
Aziz Nesin’in sert dili de vardı. Hatta bir dönem “Türk insanının yüzde 60’ı aptaldır” dediği söz yıllarca tartışıldı. Ama o cümle, halkı aşağılamaktan çok; korkuyla, propaganda ile ve alışkanlıkla aklını teslim edenlere duyduğu öfkeydi.
Aziz Nesin ateistti; bunu gizlemedi. Kendi duruşunu yaşadı, kimseye dayatmadı; bu başlığı bir kimlik kavgasına çevirmedi. Ahlak anlayışını sözle değil, yaptıklarıyla ortaya koydu. Ahlak, çoğu zaman bir kimlik meselesi değil; davranış ölçüsüdür.
Bu ölçüyle bakıldığında Aziz Nesin’in hayatında görülen şudur:
Kazandığını kendine biriktirmedi.
Güçsüzden yana durdu.
Yaptığını gösteriye dönüştürmedi.
Ahlakı eylemle kurdu.
Bu yüzden mesele Aziz Nesin’in neye inanıp inanmadığı değildir.
Mesele, topluma ne kattığıdır.
Aziz’im… Seni yıllarca bir etikete sıkıştırıp tartıştılar; oysa sen hayatınla cevap verdin. Biriktirmeyi değil paylaşmayı, susmayı değil bedel ödemeyi seçtin. Bugün seni anmak bir inanç tartışması yapmak değil; söz ile hayat arasındaki o nadir tutarlılığa bakmaktır.
Aziz’im… Bu ülkede nice insan dindarlık iddiasıyla konuştu; sen bir defterle, bir kalemle cevap verdin. Saygıyla, minnetle.
