Cuma / 22 Ocak 2021

Avrupa’nın sağı, solu, yeşili, ırkçısı, şimdi de mafyası: Her şeyin sorumlusu laik Türkiye

Avrupa’nın ılımlı sağcıları da, her renkten dincileri de, milliyetçileri ve küçük bir istisna hariç solcuları da görüş birliği içinde: 1923 kötüymüş. Atatürk’ü ve laik Cumhuriyet’i kimseye beğendiremiyoruz. Sıraya mafya da girmiş.

Işın Toymaz/+49

Onlar Almanya’da büyük, büyük, büyük büyükbabaları adına soyuyorlar, şantaj yapıyorlar ve cinayet işliyorlar. Bir Arap aşiretinin ya da klanının üyesi, büyük ailelerin kan davasını anlattığı hikâyesinde tüm bu şiddetin köklerinin Türkiye’deki iki köye uzandığını öne sürüyor: Üçkavak ve Yenilmez.

Almanya’nın başına bela olan Arap klanlarının bir üyesi Khalil O., ilginç yaşam hikâyesini “Auf der Straße gilt unser Gesetz“, (Sokakta Bizim Yasalarımız Geçer) başlığıyla okura ulaştırdı. Kitabı gazeteci Christine Kensche ile yazan Khalil O.’nun hikâyesini ve kitaptan alıntıları başkentin etkili gazetesi “Der Tagesspiegel” konu edinip sayfalarına taşıdı.

 

Geniş yer verilen hikâyede “emekli mafya Khalil”, modanın farkında, bugün işlenen suçların bile faturasını kitabında Türkiye’ye ve Atatürk’e “kitliyor”. Osmanlı dönemini kendince övüyor. Bunu sonradan girdiği üniversitede öğrenmiş olabilir. Sonuçta Alman gazetesi de büyük bir cömertlikle bu görüşleri sayfalarına taşıyor.

Ne mi olmuş?

Almanya’nın en çok suç işleyen Arap ailelerinden birinin üyesi Berlinli 37 yaşındaki Khalil O., kuzenlerinin çoğunun bugün hâlâ yaptığı gibi yıllarca evleri soymuş ve hatta kokain ticareti yapmış. Suç işlemekten 15 yıl önce vazgeçmiş. Klandan ayrılmış. Sonradan liseyi bitirip yüksek öğrenim görmüş. Bugün sosyal danışman olarak görev yapıyor ve suç işlemiş gençlere eşlik ediyor.

 

Önce Khalil’in kitabında söylediklerine kısaca göz atalım:

“KÖYLERİ SADECE RESİMLERDEN VE HİKÂYELERDEN BİLİYORUZ”

“Berlin büyük bir şehir, ama hâlâ bir köy gibi yaşıyoruz. Herkes herkesi tanır ve herkes birbirine bağlıdır. Bunun nedeni, neredeyse tüm büyük klanların aynı bölgeden gelmesi: Mardin. Mardin Türkiye’nin en uzak ucunda bir il ve orada, Suriye sınırında, birkaç düzine köyden oluşan bir Arap yerleşim bölgesi bulunuyor. Gazete sayfalarına çıkan ailelerin çoğu, birbirine üç kilometre uzaklıkta bulunan iki köyden geliyor: Üçkavak ve Yenilmez.

Kimsenin parası yoktu ama bir şey kazanıldığında cami minaresine yatırılırdı…

Yenilmez ve Üç Kavak arasındaki ilişki kabaca Köln ve Düsseldorf veya Madrid ve Barselona arasındaki ilişkiyle aynıydı. Ancak bizde bu mücadele karnaval veya futboldan farklı bir şekilde yapılıyordu. Bugün bile Berlin’de, bizim için hâlâ ailenizin hangi camiye gittiği önemli bir sorundur.

“OSMANLI DÖNEMİNDE HERKES BİRDİ”

Aileler başka herhangi bir kurum bilmedikleri için anlaşmazlıkları kendi aralarında çözerdi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bile buradaki birkaç köy kimsenin umurunda değildi. Ve Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduğunda bölgede bir karakol inşa ettiler, ama yine de çok uzaktaydı ve Türk yetkililer, bir Arap için muhtemelen parmağını bile kıpırdatmazlardı.

“YÜZYIL ÖNCEKİ DAVA İÇİN AMCAM ALMANYA’DA SİLAHLA GEZİYOR”

Eğer bugün aramızda savaş çıkarsa ailem asla sakin kalmaz. O zamandan bu yana çok kutuplaşmışlar. Yüz yıl önce ailemizden biri başka bir aileden birini öldürdüğü için burada silahla dolaşan amcalarım var. Bugün bile içlerinden birinin bizden birini öldürmesi her an mümkün olabilir. Kim olursa olsun fark etmez asıl mesele aynı aileden birinin vurulmasıdır ki buna kan davası denir… Göze göz, dişe diş. İlke budur ve hem köyde hem de Berlin’de geçerlidir.

Artık hiçbirimiz o köylerde doğmuyoruz. Çılgın olan şey şu: Babam bile köyleri sadece söylentilerden biliyor. Yine de geleneklerin üzerimizde hâlâ büyük bir etkisi var.

Her aile toplantısında eski hikayeler anlatılır, küçük olanlar Instagram’da kökenimizle ilgili fotoğraflar ve videolar yayınlar…

“AYNI ETNİK GRUBA MENSUBUZ”

Sadece aynı bölgeden gelmiyoruz, aynı etnik gruba mensubuz. Kürtler terimi yanlıştır. Kendimize sadece Mhallami diyoruz çünkü aslında uzun süredir sadece Kürtler arasında yaşayan Araplarız. Bizim için çok tehlikeli olana kadar.

Mhallamilerin başka kimsenin konuşmadığı kendi Arapça lehçesi vardır. Halkımızın nereden geldiği ve köylerimizin nasıl ortaya çıktığı hakkında birçok hikaye anlatılıyor. Bazıları bizim aslen Hıristiyan olduğumuzu ve sonunda Müslümanlar tarafından baskı gördükleri için İslam’a geçtiğimizi iddia ediyor…

Her halükarda, ailem için gerçek Arap olduğumuz açık. Amcamlardan biri bir keresinde DNA analizi yaptırdı. Aslen Arap Yarımadası’ndan geldiğimiz ortaya çıktı. Bu bizim için önemli bir kavrayış oldu çünkü Araplar bile bize hep pislik muamelesi yaptı.

“ATATÜRK İSMİMİZİ VE DİLİMİZİ ALDI”

Atalarım her zaman çok gezerdi. Yemen’den Suudi Arabistan’a, Irak ve Suriye’ye, oradan Türkiye’ye, oradan Lübnan’a ve Beyrut’tan Berlin’e. Büyükbabamların şu anda burada 300 torunu var ve bildiğim kadarıyla hepsi burada kalmayı planlıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda herkes birdi, sınır yoktu, kontrol yoktu, tehcir yoktu.

Bir adam istediği gibi dolaşabilirdi. Büyük büyük büyükbabam ise bir tarlayı işledi ve ailemin birkaç nesil boyunca yaşadığı küçük bir taş ev inşa etti. Ama sonra Mustafa Kemal Atatürk çıktı, Türkiye’yi kurdu ve Türk olmayan her şeyi yasakladı.

ERMENİLER, KÜRTLER VE ARAPLAR

O zamanlar azınlıklarda durum böyleydi: Önce Türkler Ermenileri sürdüler veya öldürdüler. Sonra Kürtlere ve ardından Arap kültürümüze karşı harekete geçtiler. Ailelere yeni isimler verildi, sadece Türkçe konuşmaları gerekiyordu. Yaşlılar, “Atatürk ismimizi bizden aldı, Atatürk dilimizi bizden aldı” diyor.

Ve sonra Kürtler isyan ettiğinde, birdenbire tam ortasına geldik ve Kürtlerle ve Türklerle hiçbir ilgimiz yoktu. Ama köylerimiz Kürt bölgelerindeydi ve biz de huzursuzluğa kapıldık.

Mhallami Kürtlere karşı silahlanmıştı: Türkler belediye başkanına bir tüfek verdiler ve çocukları askere almak istediler. Kürtler daha sonra köylerimize saldırdı. 1940’larda büyükbabam Lübnan’a dönmeye karar verdi.”

SOLA VE YEŞİLLER’E ATATÜRK’Ü BİR TÜRLÜ BEĞENDİREMEDİK

Koca bir kitap, böyle bir temelin üzerinde yükseliyor. Sanki Berlin’de terör estiren suç örgütünün bugünkü günahlarının faturasını Atatürk’e ve o dönemde yeni kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti’ne çıkarılması gerektiğini kanıtlamak için yazılmış.

Sağcılar zaten beğenmezdi, yıllardır solda sayılan partiler, Yeşiller’i, sosyal demokratları, sosyalistleri, hatta komünistleri… İstisnai birkaç örnek dışında, neredeyse hiçbiri Atatürk’ü, daha doğrusu “1923 ve onun laik temellerini” beğenemedi. Modern Türkiye’nin kuruluşu çeşitli gerekçelerle reddedildi. Sadece siyasette değil bazen romanımsı şeylerle, bazen de gazete sayfalarıyla hınçlarını alıyorlar.

SEVERSEK FAŞİST DERLER Mİ?

Aslında bu tabloya Türkiye’deki “soldan” da aşinayız: Sahip çıksak mı çıkmasak mı? Seversek faşist derler mi? Sahip çıkarsak ırkçı derler mi?

Uğur Mumcu gibi binlerce, hatta bir dönem milyonlarca örnek vardı: Aynı anda hem Atatürkçü hem de sosyalist olmak çok mu imkânsız?

Sonuçta yarı sömürge Osmanlı’dan halkçı bir devrimle aydınlanmacı cumhuriyet çıkarabilmiş bir liderden söz ediyoruz. Ölüm ayı kasımdır, bu ayki iki ünlü Alman popüler tarih dergisinde bol bol işleniyor: “Damals” ve “History Life” dergilerinden söz ediyoruz. Kapaklarından Aatürk’ü girmişler. Bir ilgi var yani.

Özgürlük, bağımsızlık adına kapitalizm ve emperyalizme karşı ülkesini konuşlandıran bir devrimci, Anadolu halkına teba olmayı değil yurttaş olmayı öğretmeye çalışan bir modernist, neden ilgi toplamasın?

NEDEN BU KADAR KORKUYORLAR?

Acı olan Avrupa solunun Atatürk’e karşı neden “buz kestiği”dir. Berlinli Arap mafyasının dahi işlediği suçlardan sorumlu tuttuğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusundan neden bu kadar korkuyorlar dersiniz?

Bugün Avrupa’yı kana bulayan İslamcı teröristlere kim elleriyle yer açtı?

Kim laikliği ayaklar altına alan bir hoşgörüyle şeriatçı odakları besleyip, büyüttü?

Köktendincilere “demokrasi” ve “özgürlükler” adına omuz verip, destek atan kimdi?

Şimdi Almanya ve Avusturya’da, hatta Fransa’da da İslamcılara gösterilen yanlış hoşgörünün, gündemi belirlediğini görüyoruz. Katliamlar bazı çevrelerin gözünü açmaya başladı mı dersiniz? Çünkü Fransa ve Avusturya’daki radikal İslamcıların kanlı şovları Almanya’da da sahneye konulabilir. Böyle bir tehlike var.

Aydınlanmacı, ilerici, kadın erkek eşitliğinden, bilimsel eğitimden yana, özgürlükçü, bağımsızlıkçı bir lidere, Atatürk’e burun kıvıran Avrupa, kendi elleriyle yarattığı bir canavarla, bir “Frankenstein” ile boğuşuyor bugün.

Eski bir Arap mafya üyesinin bile Atatürk’e ve laik Türkiye cumhuriyetine öfke kustuğu kitabının ne anlama geldiği, bugünlerde daha da iyi anlaşılıyor.

Laik, çağdaş, özgürlükçü bir lidere, Atatürk’e sırtını dönen Avrupa, siyasal İslamcılara “Ama inanç özgürlüğü” gerekçesiyle yanaşmaya devam ediyor. Tehlike ise tüm çıplaklığıyla ortada!

“Bu, medeniyetle barbarlığın arasındaki bir savaştır” diyen Avrupa umarız çok geç kalmamıştır.

O çok yukarıdan baktıkları Atatürkçüler, laikler, tarihi doğru anlayabilmiş ilericiler, aydınlanmanın beşiği sayılan Avrupa’yı, yani eşitlik ve özgürlük değerlerini, yurttaş olma bilincini, hurafelerin değil “bilimin en yüce dost olduğu” tezini, bu yaşlı kıtada da savunacaklardır.

Avrupa, özellikle de “Avrupa solu”, şu sıralarda Türkiye’nin kadınlarındaki, sokaklarındaki, emekçilerindeki Atatürk sevgisini, bir tür “halk kemalizmini” anlamaya çalışsa iyi olur. Laik cumhuriyet ve kurucuları üniformalıların, bürokratların kirli ve kibirli ellerinden kurtuldu, çoktandır halkın yüreğinde çünkü. Burada da öyle olacağını anlatmamız gerekiyor galiba.

Mafya emeklilerine de tabii…

 

 

Son Haberler