Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, etnik kimliğe değil; vatandaşlık temelli bir millet anlayışına dayanır. Bu anlayış, farklılıkları ayrıştıran değil, birleştiren bir harçtır.
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik ve siyasi tabloya kuşbakışı baktığımızda, sadece klasik bir “kurbağa metaforu” ile açıklanamayacak kadar derin bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Toplum, adeta hangi şartta olursa olsun aynı tepkiyi veren bir noktaya sürüklenmiş durumda.
Siyasi hesaplar uğruna derinleşen kutuplaşma, artan ekonomik sıkıntılar ve sosyal çürüme artık inkâr edilemez bir gerçekliktir. Özellikle başkanlık sistemiyle birlikte siyasetin %50+1 denklemine indirgenmesi, toplumu keskin hatlarla ayrıştırmış; ortak paydaları zayıflatmıştır.
Buna, kontrolsüz göç ve mülteci meselesi de eklendiğinde, ülkenin adeta çok bilinmeyenli bir denklemin ortasında kaldığını görmek zor değildir.
Daha da vahimi; böylesine kritik bir coğrafyada, böylesine hassas bir süreçten geçerken, toplumun tahammül eşiği düşmüş, siyasi tartışmalar fikir üretme zemini olmaktan çıkıp hakaret diline dönüşmüştür. Ülkenin birliğini ilgilendiren konularda bile ortak akıl üretmek yerine, tarafların birbirini suçladığı bir tablo hâkimdir.
Bu durum, dış güçlerin, terör örgütlerinin ve art niyetli yapıların işini kolaylaştırmaktadır.
Meselenin özüne indiğimizde karşımıza üç temel unsur çıkıyor: Ekonomi, Din ve Atatürk anlayışı.
Ekonomide dışa bağımlılık, milli bir üretim ve kalkınma modelinin eksikliği; ülkeyi kırılgan hâle getirmiştir.
Dini alanda ise samimiyetten uzak, dini değerleri araçsallaştıran yaklaşımlar toplumsal güveni zedelemektedir.
Öte yandan, Atatürkçülük iddiasında olan bazı çevrelerin de Atatürk’ü anlamak yerine onu kullanma eğilimi; aynı şekilde dini değerlere mesafeli duruşları, toplumsal bütünlüğe zarar vermektedir.
Sonuç olarak; ekonomi dışa bağımlı, din istismar edilir hâlde ve Atatürk fikriyatı sahipsiz kalınca ortaya bugünkü tablo çıkmaktadır.
Oysa bu ülkenin harcı; yokluk içinde verilen bir varoluş mücadelesidir.
Mustafa Kemal Atatürk, en zor şartlarda bile Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez; Alevi, Sünni demeden tüm toplumu tek yürek hâline getirmeyi başarmıştır. Bu birlik ruhu, emperyalizme karşı kazanılan mücadelenin temelidir.
Bugün ise şartlar geçmişe göre çok daha elverişli olmasına rağmen, aynı birlik ruhunu yeniden tesis etmekte zorlanıyoruz.
Bu noktada yapılması gereken açıktır: Atatürk’te birleşmek.
Atatürk’te birleşmek;
- Ortak akılda buluşmaktır,
- Vatandaşlık temelinde bir kimlik inşa etmektir,
- Ekonomik bağımsızlığı hedeflemektir,
- Bilim ve liyakat temelli kalkınmayı esas almaktır,
- Bireyin dinini doya doya yaşaması, dinci tarafından kullanılmaması demektir. Samimi bir dini yaşamı benimsemektir.
- Barışçı ama kararlı bir dış politika izlemektir.
Bu; 86 milyonun huzur içinde, kardeşçe ve refah içinde yaşaması demektir.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri; etnik temelli ayrışma ve kimlik siyasetidir. Oysa Atatürk’ün ortaya koyduğu millet tanımı kapsayıcıdır:
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Bu ifade dışlayıcı değil, birleştiricidir.
Bugün terörle mücadelede kalıcı başarı da ancak toplumun ortak bir ruh etrafında birleşmesiyle mümkündür. O ruh, Atatürk’ün ortaya koyduğu milli birlik ruhudur.
Atatürk’ün en temel ilkelerinden biri olan üniter devlet yapısı ve laiklik anlayışı; farklılıkların bir arada, eşit yurttaşlık temelinde yaşamasının garantisidir. Laiklik, ayrıştıran değil birleştiren bir sigortadır.
Sonuç olarak;
Ortak tarih bilinci, ortak vatandaşlık hukuku ve ortak gelecek ideali…
Tüm bunların adı Atatürk’tür.
Bu yüzden;
Siyasette Atatürk,
Güvenlikte Atatürk,
Toplumsal barışta Atatürk…
Çünkü bugün Atatürk’te birleşmek, bir tercih değil; Türkiye’nin geleceği için bir zorunluluktur.
