Amerikancı darbe: Evo Morales’in üç yanlışı

Alp Altınörs: “Morales’in darbeciler karşısında direnmek yerine, önce temiz seçimlerin iptalini kabul etmesi, ardından istifası ve nihayet ülkeyi terk etmesi, art arda atılmış üç yanlış adımdı”

Bolivya’da yaşanan gelişmelere dair merak edilen her şeyi bu röportajda bulacaksınız. Gazeteci Çağdaş Gökbel`in sorularını yanıtlayan Alp Altınörs, Bolivya halkının faşistler tarafından esir alınmaya calışıldığının ve yerli halkın katliamlarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Bolivya’nın geleceğinin halkın direnme gücüyle belirleneceğinin altını çizdi.

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, askeri bir darbeyle görevinden uzaklaştırıldı ve canını kurtarabilmek için Meksika’ya iltica etmek zorunda kaldı. Latin Amerika coğrafyasının askeri darbelerle deneyiminin diğer coğrafyalara göre daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen yıllardır iktidarda olan Morales’in askeri bir darbe sonucunda görevini bırakması ve sonrasında halkı itidale çağırmasını bir türlü mantıklı bulamıyorum. Sizce Morales, darbe öncesinde ve sonrasında ne gibi hatalar yaptı?

Evo Morales, 2005 yılında La Paz “Gaz Savaşları” ile doruk noktasına varan işçi ve köylü hareketlerinin içinde doğmuş bir figürdür. Onun başkanlığı, Bolivya’da 2005 ayaklanmasının Carlos Mesa hükümetini devirmesinin ürünüydü. O, Bolivya gibi, siyasi süreçlerin 200 senede 191 kere darbe ve darbe girişimleriyle kesildiği ırkçı bir devlet yapılanması içerisinde, imkansız görülen bir şeyi başardı: Seçimle gelen bir Kurucu Meclis eliyle halkçı-demokratik bir anayasa yaptı ve bu anayasa 2009’da halk oylaması ile kabul edildi. Bu anayasa ile ülkenin çoğunluğunu oluşturan yerli halklar ilk kez devlet yönetimine katılmaya başladılar. Ülkenin adı Bolivya Çok uluslu devleti olarak değiştirildi ve yerli halkların simgesi Wiphala ülkenin ikinci resmi bayrağı oldu.

Demokratik özerklik sistemi kabul edilerek, bütün yerellerde devlet İspanyolca’nın yanı sıra en çok konuşulan yerli dilinde de hizmet vermeye başladı. Ülkede konuşulan 32 yerli dilinin tümü resmi diller arasında kabul edildi. Yerel öz yönetimler oluşturularak özerklikleri sağlandı.

“MORALES, 3 MiLYON YURTTAŞI YOKSULLUK SINIRINDAN YUKARI ÇIKARDI”

Morales yönetimi, Doğalgaz rezervlerini ve doğalgaz şirketlerini ulusallaştırdı. 3 milyon yurttaşı yoksulluk sınırından yukarıya çıkardı. Kamu yatırımlarını artırdı. Yatırımların GSYH’ya oranı 2013-’18 döneminde ortalama %21,8 oldu. Kişi başına GSYİH’yı 13 yılda net %50 oranında büyüttü. İşsizliği yarıya indirdi. Orta sınıflaşmayı artırdı ve ilke kez yerli halkların orta sınıflar içinde yer alabilmesini sağladı. Devlet personelinin %50’sinin yerlilerden oluşmasını sağladı. Yerli halkların üniversite eğitimine katılımını yükseltti.
Bütün bunların rahatsız ettiği, Santa Cruz bölgesi merkezli küçük bir zengin beyaz azınlık, Morales’e ve yerli halklara karşı diş biliyordu. Morales’in, bizzat kendi döneminde yapılan anayasanın getirdiği 2 dönem sınırlamasını, önce referanduma götürüp, burada da reddedildiği halde yüksek yargı kararıyla bypass etmesi, hasımlarının eline büyük bir koz verdi. Oysa, sözüm ona MAS “demokratik sosyalizmin” partisiydi, liderlerin bir önemi yoktu! Pek ala Morales kendisi yerine başkan yardımcısını veya senato başkanını aday göstererek, kendisi başkan yardımcısı adayı olabilirdi. Bu meselede ilkesel tutum almak yerine pragmatik yaklaşım, Morales’in oylarındaki düşmeye de yansıdı (son seçimlerde %47 aldı). Ortada bir seçim hilesi iddiası var ama bu hiçbir biçimde delillendirilebilmiş değil. Amerikan Devletleri Örgütü bile somut hiçbir seçim hilesi açıklayamadı. Ama işin doğrusu, Morales/MAS’ın oyunun 2006’dan bu yana ilk kez %50’nin altına düşmüş olması beyaz oligarşiyi cesaretlendirdi. ABD’nin de parmağı olduğu kuşkusuz olan bir darbe ile devrildi. Morales’in darbeciler karşısında direnmek yerine, önce temiz seçimlerin iptalini kabul etmesi, ardından istifası ve nihayet ülkeyi terk etmesi, art arda atılmış üç yanlış adımdı. Darbecileri meşrulaştıran bir rol oynadı. Ancak Bolivya’daki işçi-köylü mücadelesi Morales’le başlamadığı ve onu çok aşan bir kapsama sahip olduğu için, Morales gitse de kavga bitmedi.

Ancak şunun altının çok net olarak çizilmesi gerekir: Santa Cruz bölgesi toprak ağalarının ve doğalgaz kapitalistlerinin bu darbesinin Morales’in hatalarıyla bir ilgisi yoktur. Bu darbe yerli halklara düşman, onların katılımına diş bileyen, fanatik dinci, beyaz ırkçısı bir darbedir.

Morales’in ve MAS’ın hataları bu faşist darbeyi ancak kolaylaştırmış olabilir. Bu kesimler 2006’dan bu yana hiçbir zaman Morales iktidarını kabul etmediler ve özellikle Santa Cruz bölgesinde, ayrılıkçı hareketlere girişmek de dahil, Morales’in otoritesine her zaman meydan okudular. Darbenin başını çeken Jose Luis Camacho’nun, babasının doğalgaz şirketi, Morales yönetimi tarafından ulusallaştırılmış bir multimilyarder olması da bunun bir göstergesidir.

Darbeyi yapanlar geçici bir devlet başkanı atadılar. Jeanine Añez, elinde kocaman bir İncil ile başkanlık sarayına girdi. Bolivya’da iktidarı sanki yeniden İspanyollar ele geçirmiş gibi bir tablo var karşımızda. Saraya giren İncil, beyazların yerlilerden üstün olduğu gibi pek çok korkunç eylem yapılıyor. Askerlere, direnen halka vurma emri yazılı olarak veriliyor. Buna rağmen Bolivya’nın yerlileri ve meşru hükümet taraftarları sokağa çıkmaya devam ediyor. Morales taraftarları başarılı olabilir mi ve ne zamana kadar direnebilirler?

Bolivya işçi ve köylü hareketleri, Morales’in ülkeden demoralize edici tarzda ayrılışına rağmen olağanüstü bir direniş sergilediler. Darbe öncesinde Santa Cruz, Cochabamba, La Paz gibi şehirlerde terör estiren faşist çeteler, halk kitlelerinin sokaklara inmesi ile etkisizleştirildi. Ülkenin dağlık, kırsal yörelerinden yüzbinlerce köylü şehir merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Anayollar kesildi, ülkede üretim ve dolaşımda önemli kesintiler meydana geldi. Başkent La Paz’ın sokakları yüzbinlerce işçi ve köylü ile doldu taştı. La Paz’ın proleter varoşu El Alto darbenin ilk anından itibaren direnişin öncülüğünü yaptı.
Bu bir tür halk grevi, bir genel direniş idi. Bu direnişe paralel olarak, darbenin ilk günlerinde MAS milletvekillerinin alınmadığı Temsilciler Meclisi ve Senato yeniden açıldı. Yasma organının her iki kanadının da başına MAS üyeleri seçildi.

“BİRÇOK NOKTADA HALKA ATEŞ AÇMASI İÇİN GÖNDERİLEN ASKER VE POLİSLER, GÖSTERİCİLERE KATILMAYA BAŞLAMIŞTI”

Her ne kadar Jeanine Añez, darbeci askerlerin eliyle devlet başkanı ilan edilmiş de olsa, Añez’in partisi, son seçimlerde %4 oyu ancak alabilmişti. Bütün sağın ortak adayı olan (2005’te devrik başkan) Carlos Mesa ise son seçimlerde ancak %37 oy alabilmişti. Ki bu destek ırkçı şiddet tırmandıkça erimeye yüz tutmuştu. Bu denli düşük bir toplumsal destek ile cuntanın, sadece vur emirleriyle ayakta kalması mümkün olamayacaktı. Sokaklara inen milyonlarca Bolivyalı, darbenin ırkçı ve faşist karakterini tüm dünyaya teşhir etmişti. Dahası ordu ve polis içinde de bölünmeler ortaya çıkmaya başlamıştı. Birçok noktada halka ateş açması için gönderilen asker ve polisler, göstericilere katılmaya başlamıştı.

İşte bu şartlarda, darbecilerle MAS partisi arasında bir tür uzlaşma yapıldı. 24 Kasım günü, darbenin 13. gününde, Senato’nun tüm partilerinin oybirliği ile alınan karar doğrultusunda darbeci Añez ile Senato başkanı Evo Copa’nın birlikte açıkladıkları mutabakat ile ülkenin 120 gün içerisinde seçime götürülmesi kararlaştırıldı. Bu mutabakat, 20 Ekim 2019 seçimlerini geçersiz ilan etmiş, iki dönem sınırlamasını vurgulayarak Morales’in tekrar seçime girmesinin önünü kesmiş, en kötüsü de, her gün sokaklarda katledilen insanların katliam fermanını yayınlayan Añez ile, Senato’nun üçte ikisinin temsilcisi Evo Copa’yı aynı kare içerisinde buluşturarak darbeci Añez yönetimini meşrulaştırmıştır.

Ancak, Morales’in ülkeyi terkinin ardından, geride kalanların durumu bir ölçüde de olsa toparlayabilmiş olmalarını belgelemesi, cuntanın siyasi alana tamamen hakim olamadığını resmileştirmesi, 2009 anayasasının genel zemininin muhafaza edilebilmesi bakımlarından da kısmi bir kazanımdan söz etmek mümkündür. Eğer sokakları tutan işçi-köylü hareketlenmesi seçimlere kadar sürdürülebilirse, buradan yine de Bolivya halklarının kazançlı çıkabilmesi mümkündür. MAS’ın kimi aday göstereceğini göreceğiz, ancak beyaz ırkçıların, darbenin ardından kendilerini ülkenin yeni hakimi sanarak sergiledikleri dizginsiz şiddetin onları geniş yığınlardan oldukça tecrit etmiş olduğu da gerçektir.

Bolivya’daki darbe tam anlamıyla başarılı olursa, Venezuela ve Küba gibi ülkelerde de doğrudan ya da dolaylı olarak bir Amerika müdahalesi görebilir miyiz?

Amerikan müdahalesi ne bu iki ülkede, ne de Latin Amerika’nın herhangi bir ülkesinde asla eksik olmamıştır, istisna değil kuraldır, Latin Amerika’da yaşam biçimidir. Venezuela’da daha geçen sene, kendisini başkan ilan eden Guaido adından bir senatörün birkaç saat içerisinde ABD başta gelmek üzere dünyanın en güçlü devletleri tarafından nasıl da “meşru başkan” olarak tanındığını unutamayız. Bolivarcı yönetim direnmeseydi, Venezuela’da da tıpkı bugün Bolivya’da olduğu gibi ırkçı faşist bir darbe hakim olacaktı.

Tüm bu bakış açısını tersine çevirecek olursak, Şili, İran ve Lübnan gibi dünyanın farklı coğrafyalarında ekonomik nedenlerle kitleler ayaklanmış durumda. Bu ayaklanmaların bir domino etkisi yaratabileceğini düşünüyor musunuz?

Dünyanın sokakları hareketli. Irak’ta yolsuzluklara ve hayat pahalılığına karşı başlayan gösteriler kurşunlarla bastırılmıştı. Ekvador’da ise Lenin Moreno yönetiminin, akaryakıta uygulanan devlet desteğini kaldırmasına karşı halk isyanı örgütlendi. Şili’de elektrik ve ulaşım fiyatlarına yapılan zamlar kitleleri sokağa döktü. Lübnan’da hükümetin WhatsApp aramalarından vergi almaya kalkması milyonları sokağa döktü. Nihayet protestolara pek alışık olmayan Azerbaycan’da da halk pahalılığa karşı sokağa çıktı.
İmkânsız Sermaye’de incelediğimiz ‘kapitalizmin varoluşsal krizinin’ sosyal sonuçları canlı biçimde gözlerimizin önüne seriliyor. Bu kitle hareketlerinin vesileleri, somut gerekçeleri birbirinden farklı olsa da çelişkileri patlama noktasına getirerek milyonları sokağa döken temeldeki etken bütün dünyada aynıdır. Hatta somut gerekçeler de birbirinden çok uzak değildir.

Dünyanın egemenleri bütün bu ülkelerde OHAL ilanlarıyla, sokağa çıkma yasaklarıyla, halkları kurşunlatarak bu dalganın üstesinden gelebileceklerini düşünüyorlar. Oysa, Victor Hugo’nun da dediği gibi; “zamanı gelen bir fikiri hiçbir ordu engelleyemez”.

Çağdaş Gökbel

Son Haberler