HALKWEBYazarlarAlgı Yönetimi

Algı Yönetimi

Algının gerçeğin önüne geçmesinin temelleri, özellikle postmodern düşünceyle atılmıştır.

0:00 0:00

İnsanlık tarihi boyunca “gerçeklik” üzerine çok şey söylendi. Gerçek, kimi zaman bilimle, kimi zaman inançla, kimi zaman ise ideolojiyle tanımlandı. Fakat günümüzde, ne deneyime ne de akla dayanıyor. Artık gerçeklik; görüntülerle, söz oyunlarıyla, tekrarlarla ve gündelik yönlendirmelerle inşa ediliyor. Gerçeğin yerini gerçek gibi görünenin aldığı bu düzende toplumlar sadece yönetilmiyor, aynı zamanda neyin doğru, neyin önemli, neyin güzel ya da tehlikeli olduğuna dair düşünceleri de şekillendiriliyor.

Bilgi çağının kazanımlarıyla donanmış olsak da, bu çağ aynı zamanda bir Algı Çağı’na dönüşmüştür. İnsanların ve toplumların olaylara, kişilere, kurumlara ve hatta kendilerine dair düşünce ve tutumları; büyük ölçüde maruz kaldıkları algılar üzerinden şekillenmektedir.
Şimdilerde algı oluşturmak, bir iletişim stratejisi olmaktan çok bir güç aracına dönmüştür.

Popülist ve otokratik rejimler için algı yönetimi, iktidarın devamlılığı açısından vazgeçilmez bir araçtır. Bu tür rejimler, gerçekliği kontrol edemediklerinde bile algıyı kontrol ederek kendi lehlerine çevirebilirler.

Algı yönetiminin toplumsal yaşamdaki etkisi, sadece iktidar sahipleriyle sınırlı değildir. Günümüzde bireyler de sosyal medya aracılığıyla kendi algılarını yaratma ve yayma gücüne sahiptir. Ancak bu çoğulcu ortam, aynı zamanda bilgi kirliliği ve manipülasyonun da yayılmasına neden olur.

Algının gerçeğin önüne geçmesinin temelleri, özellikle postmodern düşünceyle atılmıştır. Modernizmin evrensel akla dayalı doğrularını reddeden, değerleri yok sayan postmodernizm, gerçeğin göreceli olduğunu savunur. Bu durum, bireyin nesnel gerçekliğe değil, kendine sunulana inandığı anlatıya tutunmasına neden olur. Gerçek artık kurgulanmış anlatılarla şekillenen bir tercihe dönüşmüştür. İşte algı yönetimi de tam bu boşlukta büyür; çünkü burada önemli olan gerçeğin kendisi değil, neyin daha çok inandırıldığıdır.

Kapitalist sistem, bu kırılgan algı ortamını fırsata çevirerek bireyi, gerçek ihtiyaçlarıyla değil, sürekli değişen arzuları üzerinden tanımlar. Medya, reklamcılık ve popüler kültür, bireyin her an bir eksiklik duygusuyla yaşamasını sağlar. Algı yönetimi, bir ürünün yalnızca nesnel özellikleriyle değil, ona yüklenen sembolik anlamlarla birlikte satılmasını mümkün kılar. Kişi orada artık bir kimlik, bir statü, bir aidiyet satın alır. Tüketim, bu anlamda sadece ekonomik değil, algısal bir eylemdir.

Algı yönetiminin siyasetteki en belirgin sonucu, vasatın idealleştirilmesidir. Medya ve özellikle sosyal olanı, sıradanı olağanüstü, yeteneksizi karizmatik, bilgisizi halkın sesi gibi gösterme becerisi göstermektedir. Bu da sıradanın seçimi dediğimiz, eleştirel süzgeçten geçmeyen tercihleri öne çıkarmaktadır. Sıradanlarla siyaset, liyakatin değil, görünürlüğün ve algının yönetildiği bir sahneye dönüşür. Böylece birey, gerçek liderlik yerine, iyi kurgulanmış bir temsilin peşinden gider. Popülist liderler, halkın sesi olduklarını iddia ederek seçkinlere karşı yapay bir karşıtlık yaratır ve bu çatışmayı sürekli canlı tutarak halkın duygularını yönetir. Böylece algılarla şekillenen düşmanlar, dış güçler, elitler hatta vatan hainleri yaratılır.

Otokratik sistemlerde ise medya zaten denetim altındadır. Gerçekler sansürlenir, alternatif bakış açıları bastırılır ve toplum sürekli olarak kontrollü bir gerçeklik içinde yaşatılır. Burada algı yönetimi yalnızca seçim kazanmak için değil, aynı zamanda muhalefeti etkisizleştirmek, toplumsal muhalefeti bölmek ve sistemin sorgulanmasını önlemek için de kullanılır.
Algı yönetimi, yalnızca ulusal sınırlar içinde değil, küresel ölçekte işleyen bir egemenlik aracıdır. Günümüz dünyasında medya tekelleri, teknoloji şirketleri ve istihbarat odakları, ülkelerin kamuoylarını belirli çıkarlar doğrultusunda şekillendirebilir. Savaşlar, işgaller ya da ekonomik yaptırımlar; algı yönetimiyle, toplumların büyük çoğunluğu tarafından desteklenebilir hale gelir. Bu yumuşak güç, fiziksel zorlamadan çok daha etkili bir hegemonya aracıdır.

Yapısal süreçlerin yanı sıra, bireylerin algıya kolayca teslim olmasının ardında psikolojik ve sosyolojik temeller de vardır. Algılar yalnızca yukarıdan aşağıya yönlendirilmez; aynı zamanda bireyin içsel dünyasında da güçlü dayanaklar bulmaktadır.

Gerçeklik ile algılanan arasında fark olduğunda, birey genellikle algılananı gerçek kabul eder. Örneğin bir ekonomik kriz yaşanıyor olabilir, ancak medya aracılığıyla kriz başarı hikâyesi gibi sunulursa, geniş kitleler bu krizi daha az tehditkâr görebilir. Tersine durum istikrarlı olsa bile felaket algısı yaratılarak panik ve güvensizlik hâkim kılınabilir.

Algılar bireylerin toplumdaki rollerini, kimliklerini ve ilişkilerini de şekillendirir. Toplumun bir kesimi hakkında sürekli negatif algılar üretmek, o grubun dışlanmasına, ötekileştirilmesine ve zamanla haklarının kısıtlanmasına zemin hazırlar. Bu yönüyle algı, sadece bireysel değil, kolektif düzeyde de etkisini gösterir.

Algı oluşumunun psikolojik dayanaklarında akla öncelikle zihinsel kolaycılık gelir. İnsan beyni, çelişkili, karmaşık ya da çok seçenekli durumlarla karşılaştığında enerji tasarrufu yapmak ister. Algı yaratıcıları basitleştirici, kısa yollarla bu zorluğu giderir.

Bir diğer dayanak insanların çoğu kez duymak istediğini duymasıdır. Algılar, bireyin düşüncelerini, inançlarını destekleyen hikâyeler sunarak psikolojik konfor alanı yaratır. Karmaşık dünyada algılar, bireyin kontrol hissini de arttırmaktadır. Belirsizlikten kurtulmak, yanlış da olsa netliğe sarılmayı getirir.

Toplumdan dışlanmamak, reddedilmemek için birey, çoğunluğun inandığı algılara katılma eğilimi gösterme kolaylığı taşımaktadır. Bu sürü psikolojisi, bireyin iç sesinden çok dış seslere uymasına neden olur.

Algıların sosyolojik dayanakları da bulunmaktadır. Algılar, bireysel zihnin değil, toplumsal yapının ürünüdür. Din, siyaset, kültür gibi kurumlar, bireye ne düşünmesi gerektiğini öğretir. Gerçeklik, birlikte inşa edilen bir kurguya dönüşür. Keza Medya toplumun neye inanacağını önemli olduğunu belirler. Böylece birey, olayları kendi deneyimiyle değil, medya aracılığıyla edinilen imgelerle yorumlar.

Kimlik ve aidiyet kazanma arzusu da bir sosyolojik dayanaktır. İnsanlar, benimsedikleri algılarla yalnızca düşünce değil, aynı zamanda toplumsal kimlik kazanır. Bir siyasi görüşe, bir yaşam tarzına ya da inanç sistemine ait olmak, bireye hem yön hem de dayanışma duygusu verir.

Eleştirel düşünme, medya okuryazarlığı ve bilimsel sorgulama gibi becerilerin eksikliği, algının yaygınlığı konusunda belki en önemli etkendir. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı dijital çağda, ayıklama becerisi zayıf bireyler, gerçeğin değil, görüntünün peşinden gitmektedir.

Algı elbette önemlidir. İnsan, dünyayı algıları yoluyla tanır. Gördüğü, işittiği, okuduğu ya da kendisine anlatılanlarla bir anlam inşa eder. Algı, insan zihninin bir kolaylık arayışıdır. Çünkü gerçeklik çoğu zaman karmaşıktır, çelişkilerle doludur ve cesaret ister. Oysa dışarıdan hazır olarak sunulan algı basittir; ne düşüneceğini, neye inanacağını, neye karşı çıkacağını önceden belirler. Bu yüzden birey, konforlu bir kabuğa çekilir: sorgulamaz, tereddüt etmez, araştırmaz. Birçoğu için algıya inanmak, “düşünme yükünden kurtulmanın” bir yoludur.

Ancak bu durum bireyi pasifleştirir. Kendi aklıyla değil, başkalarının çizdiği çerçeveyle hareket eder. Gerçekliğe ulaşmak için çaba göstermeyen birey, zamanla bu duyguyu tümüyle kaybeder. Ne zaman neye inanması gerektiğini medya, çoğunluk ya da otorite belirler. Böylece birey olmaktan çıkar, yalnızca yönlendirilen bir kitle parçası haline gelir.

Günümüzde Algı Yönetimi, hem en güçlü iktidar aracı hem de en büyük zihinsel tehdit aracıdır. Algının egemen olduğu, gerçeğin susturulduğu bir dünyada özgürlük, adalet ve hakikat yalnızca sahnelenen birer gösteriye dönüşebilir.

Bu karanlık yapıdan çıkış mümkündür. Eleştirel düşünce, farkındalık, medya okuryazarlığı ve sorgulama alışkanlığı, bireyin özgürlüğünü koruyacak temel savunma hattıdır. Gerçeklik, her zaman algı kadar hızlı ve güçlü yayılmaz. Ama gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.

Birey olmanın özü, gerçeğe ulaşma cesaretinde yatar. Algının ötesine geçmek; sorular sormak, çelişkileri göze almak ve kendi aklıyla hüküm vermek demektir. Gerçeklik ile algı arasında sıkışan birey, bu sıkışmadan ancak eleştirel düşünce ile kurtulabilir. Çünkü düşünmeyen, sadece inanır. Ama düşünen, önce anlar, sonra karar verir

YAZARIN DİĞER YAZILARI