HALKWEBYazarlarAlevi Toplumunu Hedef Alan Siyasal Söylemler, Devletin Yükümlülükleri ve Hukuki Sınırlar

Alevi Toplumunu Hedef Alan Siyasal Söylemler, Devletin Yükümlülükleri ve Hukuki Sınırlar

Alevi toplumunun tarihsel acılarını yok sayan, onları hedef gösteren ya da kriminalize eden her yaklaşım, Türkiye’nin ortak geleceğine zarar verir.

0:00 0:00

Kızılbaş–Alevi inanç geleneğinde kadın, yalnızca biyolojik bir özne değil; yaratımın sürekliliğini sağlayan, toplumsal hafızayı taşıyan ve kültürel aktarımın merkezinde yer alan kurucu bir figürdür. Kadın, yaşamın hem maddi hem manevi boyutunu kuran bir güç olarak kabul edilir. Bu nedenle Alevi öğretisinde kadın, “Tanrıca” metaforuyla onurlandırılır; çünkü hem doğuran hem büyüten hem de toplumu şekillendiren odur. Bu perspektif, kadın kimliğini kutsayan bir etik çerçeve sunar.

Tam da bu nedenle, dört dönem Konya ve Ankara’dan milletvekili seçilen Leyla Şahin Usta’nın Alevi toplumunu hedef alan açıklamaları, yalnızca politik bir tartışma değil; siyasal etik, toplumsal sorumluluk, nefret söylemi, mezhepsel ayrımcılık ve hukuki yükümlülükler açısından ciddi bir sorun alanı oluşturmaktadır. Suriye’deki çatışmaları “Alevi katliamı” söylemiyle çarpıtan bu yaklaşım, hem tarihsel gerçeklikten kopuktur hem de toplumsal barışı tehdit eden bir dil üretmektedir.

Tarihsel Arka Plan ve Mezhepsel Şiddetin Hafızası

Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Madımak ve Gazi gibi katliamların, Allahüekber nidaları eşliğinde işlendiği gerçeği hâlâ toplumsal hafızada canlıdır. Bu olayların arka planında radikal dini yapılanmaların, İslam-Terör Mangaları Tarikatların ve onların ideolojik etkisi olduğu yönünde güçlü bir akademik konsensüs bulunmaktadır. Bu konsensüs, yalnızca toplumsal hafızaya değil; aynı zamanda ulusal ve uluslararası araştırmalara da dayanmaktadır.

Aynı ideolojik zemin, Suriye’de faaliyet gösteren El-Kaide, El-Nusra, Taliban, Hamas, ÖSO, IŞİD, HTŞ gibi örgütlerin beslendiği kaynaktır. Bu örgütlerin Alevilere, Kürtlere, Hristiyanlara, Durzilere ve diğer inanç gruplarına yönelik saldırıları Birleşmiş Milletler raporlarında ayrıntılı biçimde belgelenmiştir. Dolayısıyla, bu örgütlerin eylemlerini “mezhepsel bir hakikat” gibi sunmak, hem akademik hem hukuki hem de etik açıdan sorunludur.

Siyasal Söylemin Hukuki Sınırları

Siyasi iktidarı yöneten AKP’li bir milletvekilinin kullandığı dil, sıradan bir politik tercih değil; toplumsal güvenliği doğrudan etkileyen bir güçtür. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi, tüm yurttaşların kanun önünde eşit olduğunu açıkça belirtir. 24. madde ise inanç özgürlüğünü güvence altına alır. 216. madde ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden söylemleri açıkça suç olarak tanımlar. Bu çerçevede, mezhepsel kimlikleri hedef alan, toplumsal grupları kriminalize eden veya bir inanç topluluğunu potansiyel tehdit olarak gösteren her söylem, hukuken tartışmalı ve toplumsal barış açısından tehlikelidir.

Erdoğan-Gülen iktidarının Siyasal aktörlerinin söylemleri, radikalleşme süreçlerini hızlandırabilir, nefret iklimini besleyebilir ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir. Bu nedenle, özellikle anne kimliğini de taşıyan bir siyasetçinin, toplumsal barışa katkı sunması beklenirken, tam tersine ayrıştırıcı bir dil üretmesi ciddi bir sorumluluk problemidir.

Toplumsal Şiddetin Kaynağı Olarak Söylem İklimi

Bugün Türkiye’de artan kadın cinayetleri, çocuk istismarı, nefret suçları ve toplumsal şiddet, yalnızca bireysel patolojilerle açıklanamaz. Bu olgular, siyasal söylem ikliminin, dini otoritelerin mesajlarının ve medyatik dilin ürettiği atmosferle doğrudan ilişkilidir. Cuma hutbelerinde, Sosyal Medyalarında, Televizyon ekranlarında ve Siyasi kürsülerde kullanılan ayrıştırıcı dil, toplumsal dokuyu zayıflatmakta ve radikal eğilimlere zemin hazırlamaktadır. Siyasal söylem, toplumsal davranışları şekillendiren en güçlü araçlardan biridir. Bu nedenle, mezhepsel kimlikleri hedef alan her ifade, yalnızca bir görüş değil; potansiyel bir toplumsal risk faktörüdür.

İdeolojik Çerçeve, Eşit Yurttaşlık ve Demokratik Kamu Düzeni

Alevi toplumunun tarihsel acılarını yok sayan, onları hedef gösteren ya da kriminalize eden her yaklaşım, Türkiye’nin ortak geleceğine zarar verir. Demokratik bir toplumda siyaset kurumu, toplumu ayrıştırmak için değil; birleştirmek, iyileştirmek ve ortak yaşamı güçlendirmek için vardır. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, inanç özgürlüğü, laiklik, çoğulculuk ve toplumsal barış temelinde bir siyaset dilidir. Mezhepsel gerilimleri körükleyen, tarihsel travmaları tetikleyen ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren her söylem, demokratik kamu düzeniyle bağdaşmaz. 26 Yıldır, İslam-Terör mangaları Tarikatların iktidarı olan Erdoğan-Gülen faşizminin ülkeye kazandırmış olduğu bu ayrıştırıcı dil, Kültür çatışmasının gölgesinde siyaset üretmenin tamda zemini bu mezhepçi mantıkdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI