HALKWEBYazarlarBİR ÜLKE BÖYLE İFLAS EDER

BİR ÜLKE BÖYLE İFLAS EDER

 

Uzun zamandır ekonomi üzerine yazmıyorum.

Belki de rakamlardan yorulduğum için.

Ama bugün karşıma çıkan bir rakam var ki görmezden gelmek, üzerinde durmadan geçmek mümkün değil:

26 MİLYON 82 BİN 517…

Bu, herhangi bir istatistik değil.

2 Eylül 2026 itibarıyla Türkiye’de icra dairelerinde bulunan derdest icra ve iflas dosyalarının sayısı.

Bir daha okuyalım:

26 milyonun üzerinde icra ve iflas dosyası.

Türkiye’nin nüfusu 86 milyon 92 bin kişi. Bunun 21 milyon 375 bini çocuk. Yani geriye yaklaşık 65 milyon yetişkin kalıyor.

Elbette 26 milyon dosya, 26 milyon ayrı insan demek değil. Bir kişinin birden fazla dosyası olabilir. Ancak meselenin vahametini anlatmak için rakamları büyütmeye zaten hiç ihtiyacımız yok.

26 milyon açık icra ve iflas dosyasının bulunduğu bir ülkede ekonominin iyi gittiğini kim, kime anlatabilir?

Ben artık ekonomiyi enflasyon oranlarından, faiz kararlarından, büyüme rakamlarından, grafiklerden ve tablolardan okumuyorum.

Hayatın içinden okuyorum.

Bir iş kadını olarak ay sonunda ödenecek maaşlardan, çevrilmesi gereken çeklerden, vadesi gelen borçlardan…

Bir anne olarak mutfak masrafından, çocukların ihtiyaçlarından…

Bir vatandaş olarak çevremde giderek daha sık duyduğum o cümleden:

“Bu ayı nasıl çıkaracağım?”

Üstelik mesele yalnızca icraya düşenlerden ibaret değil.

Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre bireysel kredi kullanan kişi sayısı Nisan 2026 itibarıyla 44,2 milyona ulaşmış durumda.

Yani milyonlarca insan henüz icra kapısına gelmemiş olabilir ama bankalara borçlu; krediyle, kredi kartıyla, ek hesapla, bir borcu başka bir borçla kapatarak hayatını çevirmeye çalışıyor.

Bunun adı refah değildir.

Bunun adı, yarının gelirini bugünden harcayarak ayakta kalmaya çalışmaktır.

Ben bunu dışarıdan gözlemleyen biri değilim.

Ticaretin içindeyim.

Bir işletmenin ayakta kalmasının ne demek olduğunu biliyorum. Bir çekin vadesini, bir maaş gününün ağırlığını, tahsil edilemeyen tek bir alacağın arkasından kaç ödemenin sürüklendiğini biliyorum.

Çünkü bir şirket battığında yalnızca patron batmaz.

Çalışanı etkilenir. Tedarikçisi etkilenir. O tedarikçinin çalışanı etkilenir. Evine götürdüğü ekmek etkilenir.

Ekonomi dediğimiz şey zaten budur:

Birbirine bağlı milyonlarca hayat.

Bu nedenle bugün yaşadığımız meseleye yalnızca “hayat pahalılığı” demek artık yetmiyor.

Orta sınıf eriyor. Dar gelirli daha da yoksullaşıyor. Esnaf borçlanıyor. İşletmeler finansmana ulaşmakta zorlanıyor. Çalışan aldığı maaşla ay sonunu getiremiyor.

Sonra dönüp yıllardır duyduğumuz o meşhur cümle geliyor aklıma:

“Nereden nereye…”

Evet.

Gerçekten soralım:

Nereden nereye?

İnsanların ev almak için değil, market alışverişini tamamlamak için kredi kartına ihtiyaç duyduğu bir yere geldiysek…

Esnaf kazandığı parayla yatırım yapmak yerine borç çevirmeye çalışıyorsa…

Bir anne çocuğunun istediğini “gereksiz” olduğu için değil, alamadığı için reddediyorsa…

Emekli pazarda kilogramla değil taneyle alışveriş yapıyorsa…

İnsanlar maaş gününü sevinçle değil, hangi borcu önce ödeyeceğinin hesabıyla bekliyorsa…

Gerçekten nereden nereye geldik?

Ben ekonomist değilim.

Size para politikası teorileri anlatmayacağım.

Ama yıllardır ticaret yapan bir kadın olarak şunu çok iyi biliyorum:

Bir şirket sürekli borçlanarak zararını bir süre gizleyebilir. Borcu borçla çevirebilir. Ödemelerini öteleyebilir. Kâğıt üzerinde hâlâ ayakta görünebilir.

Ama hiçbir bilanço gerçeği sonsuza kadar saklayamaz.

Bir gün kasa gerçeği söyler.

Bugün vatandaşın kasası da gerçeği söylüyor.

Gelir yetmiyor. Borç büyüyor. Nefes daralıyor.

Ürettiğinizden fazlasını sürekli tüketiyor, gelirinizden fazlasını sürekli borçlanıyor ve günü kurtarmayı ekonomi politikası hâline getiriyorsanız, sonunda duvara çarparsınız.

Ve o duvara önce rakamlar değil, insanlar çarpar.

Bugün mesele artık kimin hangi siyasi görüşten olduğu meselesi değildir.

Çünkü icra memuru kapıyı çaldığında parti sormuyor.

Banka kredi kartının asgarisini isterken siyasi görüş sormuyor.

Market kasasında para yetmediğinde kimse size hangi partiye oy verdiğinizi sormuyor.

Yoksulluğun partisi yok.
Borcun ideolojisi yok.
İflasın siyasi kimliği yok.

O hâlde asıl soruyu sormanın zamanı geldi:

Nereye gidiyoruz?

Ve daha önemlisi:

Buradan nasıl çıkacağız?

Çıkış yolu insanları biraz daha borçlandırmak olamaz.

Kredi kartı limitlerini artırmak olamaz.

Bir borcun üzerine başka bir borç koyup vatandaşa “biraz daha dayan” demek hiç olamaz.

Türkiye yeniden üretenin kazanabildiği, çalışanın geçinebildiği, esnafın borç çevirmek yerine işini büyütmeyi düşündüğü, sanayicinin yarını görebildiği, gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramadığı bir ekonomik düzen kurmak zorunda.

Çünkü ekonomi yalnızca Hazine’nin, Merkez Bankası’nın ya da ekonomi yönetiminin meselesi değildir.

Ekonomi bir annenin mutfağıdır.

Bir babanın eve götürdüğü maaştır.

Bir esnafın sabah kepengini umutla açabilmesidir.

Bir iş insanının çalışanının ücretini zamanında yatırabilmesidir.

Bir gencin, “Ben bu ülkede çalışarak kendi hayatımı kurabilirim” diyebilmesidir.

Ve bir ülkenin gerçek zenginliği, açıklanan rakamlardan önce vatandaşının yarına duyduğu güvendir.

Bugün kaybetmekte olduğumuz en tehlikeli şey belki de para değil.

O güven.

26 milyonu aşan icra ve iflas dosyasına bakıp hâlâ yalnızca ekonomik göstergeleri tartışacaksak asıl tabloyu kaçırıyoruz demektir.

Çünkü o dosyaların içinde rakamlar değil, hayatlar var.

Kapanan dükkânlar var.

Ödenemeyen borçlar var.

Uykusuz geceler var.

Çocuğuna belli etmeden hesap yapan anneler var.

Çalışanının maaşını nasıl ödeyeceğini düşünüp sabaha kadar uyuyamayan işverenler var.

Ve bütün bunların arasında hâlâ ayakta kalmaya çalışan milyonlarca insan var.

Bir ülke bir sabah uyandığında topluca iflas etmez.

Önce insanlar borçlanır.
Sonra borcu borçla kapatır.
Sonra geleceğinden harcamaya başlar.
En sonunda da umudundan eksiltir.

Benim asıl korktuğum yer işte orası.

Çünkü ekonomi yeniden kurulabilir.

Para yeniden kazanılabilir.

Şirketler yeniden ayağa kaldırılabilir.

Ama insanların yarına olan inancını kaybettiği bir ülkede mesele artık yalnızca ekonomi değildir.

Bir millet umudunu kaybederse, onun maliyeti hiçbir bilançoya sığmaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI