Ahbap…
Adı gibi hepimiz ahbap olduk.
Neden iktidara mesafeli göründü?
Neden muhalif bulduk?
Neden partilerimiz arkasında durdu?
Neden “İktidar çuvallıyor, ahbap koşuyor” diye inandık?
Kısacası ahbaba gönül bağımızı çok çabuk kurdular. İktidarın, hatta devletin olmadığı yerde vatandaşın ahbapla var olduğuna inandırıldık. Koştuk, para yatırdık, malzeme gönderdik. Yetmedi, kendimiz gönüllü çalıştık belki de. Ahbabımız yanı başımızda sandık.
Sonra evlerde, meydanlarda siyasetçiler —Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, kim varsa muhalif bildiğimiz— bir araya gelip İzmir Marşı söylediler. “Atatürkçüyüm” diyen Haluk’tan kahramanca, fedakâr, özverili, dürüst ve yardımsever bir imaj yarattılar.
İçimizdeki öfke o kadar kullanışlıydı ki… Bir Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı duyularımızı, görgülerimizi, hatta bilincimizi yok etmiş gibiydi. Gönül bağı kurdurmuştu ahbapla. Oysa bu adam daha önce dolandırıcılıktan yargılanmıştı, karşılıksız çekten tutuklanmıştı, Van’da çadır paralarını ödememişti, kızların intiharlarına sebep olmuştu. Kısacası eşek arısını bal arısı diye yutturmuşlardı bize.
Oysa şimdi yolsuzluklar bir bir açığa çıkıyor. Haluk’ta, ahbapta kumara, zevke sefaya giden paraların geride sadece dolandırılmış bir kitlenin şaşkınlığını bıraktığı ortaya çıkıyor.
Demek ki öfkemizi kontrol edeceğiz. Öfkemizi yönlendirenlerin her sözüne inanmayacağız. Bilincimiz, duyularımız ne gördüyse, okuduysa, duyduysa ona göre karar vereceğiz. Hele bu çağda; atomu geçtiği, zihne çip takılıp yönetildiği bir çağa gelmişken…
Ah be kardeşim… Atatürk bir söz müydü sadece, bir İzmir Marşı mıydı? Yaşadığımız bilinç, yaşadığımız hayat, savunduğumuz değerler ve fikirler bütünü değil miydi?
Karşıtlıktan değil, objektif bakış açısına dönmeliyiz. Karşıtlıktan değil, gerçekten ve samimiyetten güven oluşturmalıyız.
Yarına aydınlık olacak günleri görmek, öfkemizi kontrol edip objektif bir bakışla yaşayacağımız güzel günler dileğiyle… Sevgiyle.
