KONUK YAZAR / SERMET ERDEM
Giriş: NATO Gerçekten Tarihinin En Derin Kriziyle mi Karşı Karşıya?
İşin magazin tarafını, liderlerin birbirlerine yönelik kişisel çıkışlarını ve zirve fotoğraflarını bir kenara bıraktığımızda, 2026 yılında uluslararası güvenlik mimarisi açısından asıl tartışılması gereken mesele NATO’nun giderek derinleşen varoluşsal krizidir. Bugün mesele yalnızca üye devletler arasındaki dönemsel görüş ayrılıkları ya da savunma harcamaları konusundaki tartışmalar değildir. Esas sorun, ittifakın üzerine inşa edildiği jeopolitik zeminin ortadan kalkmış olması ve buna rağmen NATO’nun hâlâ büyük ölçüde Soğuk Savaş’ın kavramsal haritasıyla hareket etmeye çalışmasıdır.
1949 yılında kurulan NATO, özünde ideolojik olduğu kadar coğrafi bir güvenlik projesiydi. İttifakın temel amacı, Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku’nun Avrupa ve Kuzey Atlantik coğrafyasına yönelik olası askeri yayılmasını caydırmak, üyeler arasında kolektif savunmayı kurumsallaştırmak ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik şemsiyesi altında Batı Avrupa’nın yeniden inşasını sağlamaktı. 5. maddeyle somutlaşan “bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılması” ilkesi, yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasal bir birliktelik vaadi anlamına geliyordu.
Soğuk Savaş boyunca NATO, Varşova Paktı karşısında varlık sebebini açık biçimde tanımlayabiliyordu. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ise birçok uluslararası ilişkiler kuramcısı ittifakın da tarihsel misyonunu tamamladığını ileri sürdü. Hatta o yıllarda liberal uluslararası düzenin artık kalıcı hale geldiği, ideolojik çatışmaların sona erdiği ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın büyük savaşları imkânsızlaştıracağı yönünde güçlü bir iyimserlik hakimdi. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi tam da bu atmosferin ürünüdür.
Ancak NATO beklenenin aksine dağılmadı. Tam tersine genişledi. Önce Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, ardından Baltık devletleri ittifaka katıldı. Böylece NATO yalnızca bir savunma örgütü olmaktan çıkarak Batı’nın siyasal ve stratejik nüfuz alanını genişleten kurumsal bir mekanizmaya dönüştü. Soğuk Savaş’ın sona ermesi NATO’nun sonunu getirmedi; aksine faaliyet alanını genişletti. Bununla birlikte genişleme, beraberinde yeni çelişkileri de taşıdı. Çünkü ortak tehdit ortadan kalkmış, buna karşın ortak güvenlik anlayışı aynı hızla yenilenememişti.
Bugün yaşanan kriz tam da bu tarihsel paradoksun sonucudur. NATO hâlâ varlığını sürdürmektedir; ancak onu bir arada tutan stratejik uzlaşının aynı güçle devam ettiğini söylemek giderek zorlaşmaktadır. Avrupa’nın güvenlik öncelikleri ile Washington’un küresel stratejisi arasındaki mesafe büyümekte, yükselen güçlerin ortaya çıkardığı yeni rekabet alanları ise ittifakın kuruluş felsefesini aşındırmaktadır. Bu nedenle bugün tartışılması gereken soru, NATO’nun dağılacağı değil; mevcut yapısıyla değişen dünya düzenine uyum sağlayıp sağlayamayacağıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca bir askeri ittifakın geleceği değildir. Tartışılan şey, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Batı merkezli uluslararası güvenlik düzeninin, çok kutuplu dünyanın gerçekleri karşısında ne ölçüde ayakta kalabileceğidir.
11 Eylül Sonrası NATO: Tek Kutuplu Dünyanın En Büyük Yanılgısı
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaklaşık on yıllık dönemde Batı dünyasında hâkim olan kanaat, liberal uluslararası düzenin artık geri döndürülemez biçimde yerleştiği yönündeydi. Demokrasi yayılacak, piyasa ekonomisi küreselleşecek, uluslararası kurumlar güçlenecek ve büyük güç rekabeti yerini iş birliğine bırakacaktı. NATO da bu yeni düzenin güvenlik ayağını oluşturacaktı. İttifak artık yalnızca Avrupa’yı savunan bir yapı olmayacak; gerektiğinde dünyanın farklı bölgelerinde “istikrar üreten” küresel bir güvenlik aktörüne dönüşecekti.
Bu anlayışın en somut kırılma noktası ise 11 Eylül 2001 saldırıları oldu. NATO tarihinde ilk ve bugüne kadar tek kez Washington Antlaşması’nın 5. maddesi işletildi. Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan saldırı, bütün ittifaka yapılmış kabul edildi ve böylece NATO ilk kez kendi coğrafyasının dışındaki geniş çaplı askeri operasyonların merkezine yerleşti.
Afganistan müdahalesi başlangıçta terörle mücadele ve uluslararası güvenliğin tesisi gerekçesiyle meşrulaştırıldı. Ardından Irak müdahalesiyle birlikte Batı dünyasında “önleyici müdahale” veya başka bir ifadeyle tehdit gerçekleşmeden harekete geçmeyi esas alan güvenlik yaklaşımı uluslararası siyasetin temel söylemlerinden biri hâline geldi. Bu dönemde güvenlik kavramı yalnızca sınırların korunması anlamına gelmiyor; rejim değişiklikleri, devlet inşası, demokratikleşme projeleri ve küresel terörle mücadele gibi son derece geniş bir alana yayılıyordu.
Ne var ki geçen çeyrek yüzyılın bilançosu, bu stratejinin beklenen sonuçları üretmediğini gösterdi. Afganistan’da yirmi yılı aşan askeri varlığın ardından Taliban yeniden iktidara geldi. Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi devrildi; ancak bunun ardından uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık dönemi başladı. Devlet kapasitesinin zayıflaması, mezhep çatışmaları ve yeni radikal örgütlerin ortaya çıkışı yalnızca bölgesel değil küresel güvenlik açısından da yeni riskler doğurdu.
Benzer süreçler daha sonra Arap isyanları sırasında da yaşandı. Kaddafi’nin devrilmesi Libya’yı istikrara kavuşturmadı. Suriye iç savaşı bölgesel güç rekabetini daha da derinleştirdi. Mısır’da Mübarek sonrası süreç beklendiği gibi demokratik bir dönüşüm üretmedi. Esad yönetimini devirmeye yönelik uzun yıllara yayılan politikalar da beklenen sonucu vermedi. Başka bir ifadeyle, rejimlerin değişmesi yeni ve istikrarlı siyasal düzenlerin kurulacağı anlamına gelmedi.
Asıl kırılma ise jeopolitiğin kendisinde yaşandı. Batı, Orta Doğu’daki askeri müdahalelerle meşgul olurken dünya ekonomisinin ağırlık merkezi sessizce Asya’ya kayıyordu. Çin yalnızca üretim kapasitesiyle değil teknoloji, finans, altyapı yatırımları ve küresel ticaret ağlarıyla yeni bir güç merkezi hâline geldi. Hindistan yükselmeye başladı. Körfez ülkeleri enerji gelirlerini yeni diplomatik ve ekonomik nüfuz alanlarına dönüştürdü. Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya küresel rekabetin yeni sahalarına dönüştü.
Dolayısıyla 1990’ların tek kutuplu dünya tasavvuru, daha yirmi yıl dolmadan yerini çok merkezli ve çok aktörlü bir uluslararası sisteme bıraktı. Sorun yalnızca yeni devletlerin yükselmesi değildi. Dijitalleşme, yapay zekâ, siber güvenlik, uzay teknolojileri, kritik mineraller, enerji koridorları ve veri ekonomisi gibi yeni rekabet başlıkları klasik askeri ittifakların kapasitesini aşan sorunlar üretmeye başladı.
Bugün NATO’nun yaşadığı kriz de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. İttifak, Soğuk Savaş mantığıyla kurulmuş; 11 Eylül sonrasında küresel müdahale örgütüne dönüşmüş; ancak 2020’li yılların çok kutuplu jeopolitiğine uygun yeni bir stratejik kimlik geliştirmekte zorlanmıştır. Bu nedenle mesele yalnızca NATO’nun askeri kapasitesi değildir. Asıl mesele, üyelerinin aynı dünyayı artık aynı gözle görmemesidir.
Yeni Jeopolitik, Eski İttifak: Batı’nın İç Ayrışması ve NATO’nun Stratejik Açmazı
Uluslararası ilişkilerde kurumlar çoğu zaman kendilerini meydana getiren tarihsel koşullardan daha uzun ömürlüdür. Ancak onları ayakta tutan şey yalnızca hukuki metinler veya ortak karargâhlar değildir; ortak tehdit algısı, ortak çıkar tanımı ve ortak gelecek tasavvurudur. NATO bugün tam da bu üç temel unsurun aşınmasıyla karşı karşıyadır.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken dünya, Soğuk Savaş sonrasının iyimser liberal tahayyülünden belirgin biçimde uzaklaşmıştır. Küreselleşme devam etse de jeopolitik geri dönmüş; ekonomik rekabet yeniden güvenlik politikalarının merkezine yerleşmiştir. Ticaret yolları, yarı iletken üretimi, yapay zekâ, kritik madenler, enerji arz güvenliği, deniz ulaştırma hatları ve dijital altyapılar artık yalnızca ekonomik meseleler değil, aynı zamanda ulusal güvenlik başlıkları olarak görülmektedir.
Bu yeni tablo, NATO üyelerinin önceliklerini de farklılaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri açısından temel stratejik rekabet giderek Hint-Pasifik eksenine kaymaktadır. Washington’un uzun vadeli güvenlik planlamasında Çin, Rusya’dan çok daha kapsamlı ve çok boyutlu bir rakip olarak değerlendirilmektedir. Avrupa’nın önemli bir bölümü ise güvenlik algısını hâlâ büyük ölçüde Rusya merkezli okumaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Doğu Avrupa ülkeleri için temel tehdit değişmemiş, hatta daha görünür hâle gelmiştir.
Dolayısıyla aynı ittifak içerisinde yer alan devletler, aynı güvenlik belgelerini imzalamalarına rağmen farklı krizleri önceliklendirmektedir. Washington için Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi giderek daha kritik başlıklar hâline gelirken; Berlin, Varşova veya Baltık ülkeleri için Ukrayna savaşı ve Avrupa’nın doğu sınırları birincil önceliğini korumaktadır. Güney Avrupa ise düzensiz göç, Akdeniz güvenliği ve Kuzey Afrika kaynaklı istikrarsızlıkları daha yakından hissetmektedir. Türkiye açısından ise Karadeniz, Doğu Akdeniz, Suriye, Kafkasya ve terörle mücadele aynı anda güvenlik gündeminin ayrılmaz parçalarını oluşturmaktadır.
Böylesine farklılaşan tehdit algıları, doğal olarak farklı dış politika refleksleri üretmektedir. Artık mesele yalnızca “kim düşman?” sorusu değildir; “hangi tehdide ne kadar kaynak ayrılmalı, hangi bölgede nasıl bir angajman kurulmalı ve bunun maliyetini kim üstlenmeli?” soruları da ittifakın iç tartışmalarının merkezine yerleşmiştir.
Bu nedenle NATO içerisindeki gerilimleri yalnızca Donald Trump’ın siyasi üslubuyla açıklamak eksik kalacaktır. Trump, Avrupa’nın savunma harcamalarını yıllardır eleştiren ve Amerikan kamuoyunda karşılığı bulunan bir yaklaşımın en görünür temsilcisidir; ancak tartışmanın kökleri çok daha derindedir. Amerika’nın küresel öncelikleri değişirken Avrupa’nın güvenlik bağımlılığı büyük ölçüde devam etmiş; buna karşılık Avrupa Birliği ise ortak savunma kapasitesini beklenen ölçüde geliştirememiştir.
Benzer ayrışmalar Orta Doğu politikalarında da açık biçimde görülmektedir. İran’a yönelik yaklaşım, İsrail’in güvenliği, Suriye’nin geleceği, enerji koridorları ve Körfez ülkeleriyle kurulacak ilişkiler konusunda NATO üyeleri arasında tam anlamıyla yeknesak bir strateji bulunmamaktadır. Aynı şekilde Çin ile ekonomik ilişkiler konusunda da Avrupa ile Amerika arasında ton farkı giderek büyümektedir. Bir tarafta güvenlik eksenli “stratejik rekabet” söylemi güçlenirken, diğer tarafta Avrupa ekonomileri Çin pazarına bağımlılıklarını tamamen sona erdirebilecek durumda değildir.
İşte NATO’nun bugünkü açmazı tam burada düğümlenmektedir. Kurumsal yapı varlığını korumaktadır; askerî planlama mekanizmaları işlemektedir; ortak tatbikatlar yapılmaktadır. Ancak bunların üzerinde yükseldiği siyasal mutabakat eskisi kadar sağlam değildir. İttifakı ayakta tutan hukuki metinler değişmemiştir; değişen, o metinleri anlamlı kılan uluslararası güç dağılımıdır.
Bu nedenle NATO’nun yaşadığı sorun, yalnızca askerî değil, aynı zamanda zihinsel bir krizdir. Dünya değişmiş; güç merkezleri çeşitlenmiş; güvenlik kavramı siber uzaydan yapay zekâya, enerji arzından veri güvenliğine kadar genişlemiştir. Buna karşılık NATO hâlâ büyük ölçüde yirminci yüzyılın güvenlik refleksleriyle hareket etmektedir. Stratejik belgeler güncellense de ittifakın siyasal ruhu aynı hızda dönüşememektedir.
2026 yılına gelindiğinde Ankara’da yapılacak zirve tam da bu nedenle yalnızca diplomatik bir buluşma olarak değil, ittifakın geleceğinin sorgulanacağı kritik bir dönemeç olarak görülmektedir. Tartışma artık NATO’nun askerî olarak güçlü olup olmadığı değil; aynı hedeflere yürümeye devam eden bir siyasal topluluk niteliğini koruyup koruyamadığıdır.
Ankara Zirvesi: Sorunları Çözen Değil, Sorunları Görünür Kılan Bir Buluşma
2026 yılında Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, ittifakın yeni bir stratejik vizyon ortaya koyduğu bir toplantı olmaktan çok, uzun süredir biriken yapısal ayrışmaların daha görünür hâle geldiği bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Zirve sonrasında yayımlanan bildirilerde her zamanki gibi dayanışma, ortak güvenlik ve kolektif savunma vurguları öne çıksa da, satır aralarına bakıldığında NATO üyelerinin artık aynı uluslararası sistemi farklı merceklerden okuduğu daha belirgin biçimde hissediliyordu.
Bunun temel nedeni, uluslararası krizlerin artık tek bir coğrafyada yoğunlaşmamasıydı. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın doğusunda güvenlik dengelerini sarsarken, Orta Doğu’da İsrail, İran, Suriye ve Körfez eksenli gerilimler farklı bir stratejik gündem yaratıyor; Hint-Pasifik’te Çin’in yükselişi ise Washington açısından uzun vadeli öncelik olmaya devam ediyordu. NATO üyeleri aynı anda bu krizlerin tamamını yönetmeye çalışıyor; ancak her biri bunlardan yalnızca bazılarını kendi ulusal güvenliği açısından öncelikli görüyordu.
Bu durum, ittifak içerisinde “ortak tehdit” kavramının giderek parçalanmasına yol açmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği ortak referans noktasıydı. Bugün ise tek ve belirgin bir tehdit tanımı bulunmamaktadır. Kimileri için Rusya, kimileri için Çin, kimileri için İran, kimileri için uluslararası terörizm, kimileri için düzensiz göç, enerji güvenliği veya siber saldırılar öncelikli risk alanlarını oluşturmaktadır.
Tam da bu nedenle Emmanuel Macron’un yıllar önce kullandığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor” ifadesi, 2026 itibarıyla yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Macron’un kastettiği, ittifakın askerî kapasitesinin zayıflaması değildi; ortak stratejik aklın giderek aşınmasıydı. Bugün geriye dönüp bakıldığında bu değerlendirme, yalnızca Fransa’nın Avrupa merkezli güvenlik arayışını değil, daha geniş bir yapısal sorunu işaret etmektedir.
Özellikle Amerika’da değişen siyasal öncelikler, Avrupa’nın güvenlik beklentileriyle her zaman örtüşmemektedir. Washington açısından müttefiklerin savunma yükünü daha fazla üstlenmesi gerektiği yönündeki yaklaşım, son yıllarda yalnızca belirli bir siyasi liderin söylemi olmaktan çıkmış; Amerikan dış politika çevrelerinde giderek daha güçlü bir eğilime dönüşmüştür. Avrupa ise bir yandan Amerika’nın güvenlik şemsiyesini korumak isterken, diğer yandan stratejik özerklik söylemini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu iki hedef ise her zaman birbirini tamamlamamaktadır.
Benzer şekilde Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler de NATO içerisinde yekpare bir yaklaşımın oluşmasını zorlaştırmaktadır. İsrail’in güvenliği, İran’ın bölgesel rolü, Suriye’nin geleceği, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi ve Körfez ülkeleriyle ilişkiler konusunda üyeler arasında farklı öncelikler ve farklı diplomatik yöntemler bulunmaktadır. Aynı durum Kafkasya, Afrika ve Hint-Pasifik için de geçerlidir.
Ankara Zirvesi’nin en önemli sonucu belki de herhangi bir karar metninde değil, ortaya çıkardığı şu gerçekle ilgilidir: NATO artık yalnızca dış tehditlerle değil, kendi üyelerinin birbirinden farklılaşan stratejik tahayyülleriyle de mücadele etmek zorundadır.
Bu nedenle günümüzde ittifakın karşı karşıya bulunduğu sorun, askerî kapasite eksikliğinden ziyade siyasal yön eksikliğidir. Tankların, uçakların, füze sistemlerinin veya ortak komuta merkezlerinin varlığı tek başına bir ittifakı güçlü kılmaz. Bir ittifakı güçlü kılan, üyelerinin geleceğe ilişkin ortak bir tasavvur paylaşmasıdır. İşte bugün en fazla tartışılan konu da budur.
Ankara Zirvesi bu anlamda NATO’yu yeniden kuran bir zirve olmamış; aksine ittifakın hangi sorulara henüz cevap veremediğini bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Bu nedenle zirveyi bir sonuç değil, Batı güvenlik mimarisinin yeni bir tartışma döneminin başlangıcı olarak okumak daha isabetli görünmektedir.
NATO Dağılmayacak; Ama Aynı NATO Olarak da Devam Etmeyecek
Uluslararası ilişkiler literatüründe kurumların ortadan kalkması kadar, işlev değiştirerek varlıklarını sürdürmeleri de sık rastlanan bir olgudur. Bu nedenle bugün sorulması gereken soru “NATO dağılacak mı?” değildir. Asıl soru, “NATO bundan sonra neye dönüşecek?” olmalıdır.
Bugün için NATO’nun yakın vadede dağılacağına ilişkin güçlü emareler bulunmamaktadır. İttifak hâlâ dünyanın en büyük askerî kapasitesini, en gelişmiş komuta-kontrol sistemlerinden birini ve en kapsamlı ortak savunma mekanizmasını bünyesinde barındırmaktadır. Ancak güçlü askerî kapasite, tek başına güçlü siyasal birlik anlamına gelmemektedir. Tarih, ortak tehdit algısını kaybeden ittifakların hukuken yaşamaya devam etseler bile fiilen farklı yönlere savrulabildiklerini göstermektedir.
Nitekim NATO üyelerinin son yıllarda izlediği dış politika pratikleri de bunu teyit etmektedir. Avrupa devletleri enerji güvenliği konusunda farklı ortaklıklar geliştirmekte, Amerika Hint-Pasifik’te yeni güvenlik mimarileri inşa etmekte, Türkiye Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Afrika’da çok boyutlu diplomatik açılımlar yürütmekte, Körfez ülkeleri ise yalnızca Batı’yla değil, Asya’nın yükselen güçleriyle de derin ekonomik ve stratejik ilişkiler kurmaktadır.
Bu tablo, ittifak üyelerinin NATO dışında hareket etmeye başladıkları anlamına gelmez. Ancak artık hiçbir devlet dış politikasını yalnızca NATO ekseninde tanımlamamaktadır. Çok kutuplu sistem, devletleri aynı anda farklı eksenlerde iş birliği yapmaya zorlamaktadır. Bir ülke güvenlik alanında NATO ile birlikte hareket ederken, enerji alanında Körfez ülkeleriyle, ticarette Çin’le, teknolojide Güney Kore veya Japonya’yla, ulaştırma projelerinde Orta Asya ülkeleriyle, savunma sanayiinde ise bambaşka aktörlerle ortaklık kurabilmektedir.
Aslında bu durum yalnızca NATO’ya özgü değildir. Küresel sistemin genel karakteri de bu yönde değişmektedir. Yirminci yüzyılın katı blok siyasetinin yerini, esnek ortaklıkların öne çıktığı çok katmanlı diplomasi almaktadır. Artık devletler tek bir ittifakın değil, farklı meseleler için farklı ortaklıkların parçası olmayı tercih etmektedir.
Bu nedenle NATO’nun geleceği de büyük ölçüde bu dönüşüme bağlı olacaktır. İttifakın önümüzdeki yıllarda klasik anlamda bir askerî blok olmaktan ziyade, üyeler arasında koordinasyon sağlayan, ortak tehdit değerlendirmeleri yapan ve siyasal danışma mekanizmalarını güçlendiren bir platforma evrilmesi ihtimali giderek güçlenmektedir.
Bu yönüyle NATO’nun geleceği, bir bakıma G7 veya G20 gibi platformların işlevine yaklaşabilir. Elbette NATO’nun askerî niteliği tamamen ortadan kalkmayacaktır; kolektif savunma ilkesi de önemini koruyacaktır. Ancak pratikte ittifakın ağırlık merkezi, ortak askerî harekâtlardan çok ortak değerlendirmeler, stratejik istişareler ve kriz yönetimi mekanizmalarına kayabilir.
Bunun temel nedeni, çağımızdaki güvenlik sorunlarının artık yalnızca askerî yöntemlerle çözülememesidir. Siber saldırılar, yapay zekâ, kritik altyapılar, enerji arz güvenliği, iklim kaynaklı göç hareketleri, veri güvenliği, uzay teknolojileri ve küresel tedarik zincirleri gibi meseleler, klasik askerî ittifak mantığının çok ötesine geçen yeni güvenlik alanları yaratmaktadır. Bu alanlarda ise yalnızca silahlı kuvvetler değil; teknoloji şirketleri, uluslararası kuruluşlar, finans kurumları ve hatta sivil toplum aktörleri dahi belirleyici hâle gelmektedir.
Dolayısıyla NATO’nun karşı karşıya olduğu dönüşüm, yalnızca kurumsal değil; aynı zamanda zihinsel bir dönüşümdür. Dünya artık tek merkezden yönetilen, tek tehdide odaklanan, tek eksenli güvenlik anlayışını geride bırakmaktadır. Böyle bir dünyada hiçbir ittifak, ne kadar güçlü olursa olsun, tek başına küresel düzenin belirleyici aktörü olamaz.
Belki de NATO’nun önündeki en büyük sınav, askerî gücünü korumaktan çok, değişen dünyanın mantığını okuyabilme kapasitesini geliştirebilmesidir. Çünkü geleceğin uluslararası sistemi, tek bir hegemonun değil; çok sayıda aktörün, çok sayıda bölgesel merkezin ve birbirleriyle kesişen çok katmanlı iş birliklerinin şekillendirdiği bir düzen olmaya aday görünmektedir.
NATO’nun Krizi, Aslında Bir Dünya Düzeninin Krizidir
NATO üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, hâlâ yanlış bir soruyla başlamaktadır: “NATO dağılacak mı?” Oysa asıl mesele bu değildir. Tarihte büyük kurumlar çoğu zaman bir gecede ortadan kalkmaz; onları kuran tarihsel şartlar değişir, işlevleri dönüşür ve zamanla bambaşka bir kurumsal karakter kazanırlar. NATO da bugün tam olarak böyle bir eşikte durmaktadır.
1949’un NATO’su ile 2026’nın NATO’su aynı örgüt değildir. Kurucu antlaşma aynı olabilir; askerî karargâhlar yerinde duruyor olabilir; kolektif savunma ilkesi hukuken geçerliliğini koruyor olabilir. Ancak uluslararası sistemi şekillendiren güç dengeleri kökten değişmiştir. Sovyet tehdidinin yerini tek bir küresel rakip almamış; aksine çok sayıda bölgesel güç, ekonomik merkez ve teknolojik aktörün aynı anda etkili olduğu parçalı bir jeopolitik düzen ortaya çıkmıştır.
Bugün çatışmalar yalnızca Avrupa’nın doğusunda yaşanmıyor. Pasifik, Hint Okyanusu, Orta Doğu, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Afrika Boynuzu, Basra Körfezi ve hatta Kuzey Kutbu yeni rekabet alanları hâline geliyor. Enerji koridorları, veri merkezleri, denizaltı kabloları, yarı iletken üretimi, yapay zekâ, uzay teknolojileri ve kritik mineraller artık en az klasik askerî üsler kadar stratejik önem taşıyor.
Böylesine genişleyen bir jeopolitik denklem içerisinde tek bir ittifakın bütün krizleri aynı anda yönetebilmesi giderek zorlaşmaktadır. Daha da önemlisi, NATO üyelerinin tamamı bu krizlerin tamamını aynı öncelik sırasına koymamaktadır. Bir devlet için Karadeniz hayati önemdeyken, diğeri için Tayvan Boğazı, bir başkası için Sahel kuşağı ya da enerji arz güvenliği ön plana çıkmaktadır. Ortak tehdit algısının yerini ortak çıkarların sürekli yeniden müzakere edildiği esnek bir diplomasi almaktadır.
İşte bu nedenle NATO’nun yaşadığı kriz, yalnızca askerî veya kurumsal bir kriz değildir. Bu, modern uluslararası sistemin geçirdiği büyük dönüşümün güvenlik alanındaki yansımasıdır.
Uzun yıllar boyunca uluslararası politika büyük ölçüde devletler arasındaki askerî güç dengesi üzerinden okundu. Oysa bugün güç, yalnızca tankla, uçakla veya nükleer başlık sayısıyla ölçülmüyor. Veri akışını kontrol eden şirketler, yapay zekâ teknolojileri geliştiren merkezler, küresel finansı yönlendiren kurumlar, enerji arzını belirleyen aktörler ve dijital altyapıları yöneten ağlar da uluslararası siyasetin asli unsurları hâline geliyor. Güvenliğin kendisi de askerî sınırların dışına taşıyor.
Dolayısıyla yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde yalnızca ittifaklar değil, egemenlik anlayışı, güvenlik kavramı ve siyasal aidiyet biçimleri de yeniden şekillenmektedir. Devletler bundan sonra aynı anda birden fazla güvenlik ağına, ekonomik ortaklığa ve bölgesel iş birliği mekanizmasına dâhil olacaklardır. Tek eksenli blok siyaseti yerini çok katmanlı ilişki ağlarına bırakacaktır.
Bu nedenle NATO’nun geleceği de büyük ölçüde kendi askerî kapasitesinden değil, bu yeni gerçekliği okuyabilme yeteneğinden etkilenecektir. Eğer ittifak hâlâ yalnızca Soğuk Savaş refleksleriyle hareket etmeyi sürdürürse, hukuken varlığını korusa bile uluslararası sistem üzerindeki belirleyici etkisini giderek kaybedecektir. Buna karşılık yeni jeopolitiğin ihtiyaçlarına cevap verebilen daha esnek, daha bölgesel ve daha çoğulcu bir güvenlik anlayışı geliştirebilirse, değişen dünya düzeninde önemli bir aktör olarak kalmayı sürdürebilir.
Ancak bugün için görünen tablo, ikinci ihtimalden çok birincisine işaret etmektedir. Ankara Zirvesi’nin de gösterdiği üzere, NATO’nun en büyük sorunu askerî güç eksikliği değil, stratejik yön birliğinin aşınmasıdır. Üyeler aynı masada oturmakta; fakat giderek farklı haritalara bakmaktadır.
Belki de bu yüzden, önümüzdeki yıllarda tartışacağımız konu NATO’nun var olup olmayacağı değil; hangi dünyanın NATO’su olacağıdır. Çünkü artık değişen yalnızca ittifaklar değildir. Değişen, onların üzerine inşa edildiği dünya tasavvurunun kendisidir. NATO’nun ardından konuşmaya başladığımız şey de tam olarak budur: Bir askerî örgütün geleceğinden çok, Batı merkezli uluslararası düzenin tarihsel sınırlarına ulaşmış olması ve çok kutuplu yeni bir jeopolitik çağın bütün ağırlığıyla kapımızı çalması.

