Seçilmişlerde dönem sınırı tartışması, demokrasiye ne kadar güvendiğimizden çok, kendi siyasal kültürümüzü ne kadar doğru okuduğumuzla ilgilidir.
Bu konu açıldığında ilk itiraz genellikle aynıdır:
“Millet istiyorsa seçer.”
Demokratik açıdan bakıldığında buna itiraz etmek kolay değildir. Son sözü söylemesi gereken halktır.
Ancak demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Aynı zamanda gücün dengelenmesi, kurumların korunması ve siyasal hayatın yenilenebilmesiyle de ilgilidir.
Bazı ülkelerde bir milletvekili otuz yıl parlamentoda görev yapabilir. Bir belediye başkanı yirmi yıl boyunca seçilebilir. Bu durum ciddi bir tartışma yaratmaz. Çünkü o ülkelerde kurumlar kişilerden daha güçlüdür. Görevler değişir ama sistem çalışmaya devam eder.
Dünyada farklı uygulamalar da vardır. Meksika gibi ülkeler uzun yıllar boyunca yeniden seçilmeme ilkesini siyasal sistemlerinin önemli unsurlarından biri haline getirmiştir. Bunun nedeni demokrasiden korkmaları değil, siyasi gücün aynı kişiler etrafında kalıcılaşmasının yaratabileceği sakıncaları azaltmak istemeleridir.
Her toplum kendi tarihine ve siyasal kültürüne göre bir denge kurar.
Türkiye’nin gerçeği ise biraz farklıdır.
Bizim siyasal kültürümüzde kurumlarla kişiler arasındaki mesafe çoğu zaman daralır. Zaman içinde makamla kişi özdeşleşmeye başlar. Belediye başkanı belediyenin, milletvekili partinin, lider ise hareketin kendisi gibi görülür.
Görev süresi uzadıkça bu eğilim daha da güçlenir.
Eleştiri azalır.
Yakınlık liyakatin önüne geçer.
Aynı isimler, aynı çevreler ve aynı ilişkiler ağı siyasal hayatı şekillendirmeye başlar.
Bunun nedeni insanların kötü olması değildir.
İnsan tabiatı böyledir.
Uzun süre kullanılan güç, sahibini de çevresini de değiştirir.
Bu nedenle tartışılması gereken konu yalnızca bir siyasetçinin başarılı olup olmadığı değildir.
Başarılı belediye başkanları vardır.
Başarılı milletvekilleri vardır.
Sorulması gereken soru şudur:
O kişi görevden ayrıldığında kurum aynı güçle ayakta kalabiliyor mu?
Bir şehir yalnızca tek bir kişinin varlığıyla yönetilebiliyorsa, orada güçlü bir kurumdan söz etmek zordur.
Bir siyasi yapı yalnızca belli isimlerin etkisiyle ayakta duruyorsa, kurumsallaşma tamamlanmamış demektir.
Bu nedenle seçilmişlerde dönem sınırı düşüncesi demokrasiye karşı bir öneri olarak görülmemelidir.
Tam tersine, demokrasinin kendisini korumaya yönelik bir güvence olarak değerlendirilebilir.
Burada kastedilen şey bir siyasetçinin ömür boyu siyasetten uzaklaştırılması değildir.
Örneğin belediye başkanlarının en fazla iki veya üç dönem üst üste görev yapması, ardından bir dönem ara vermesi düşünülebilir.
Benzer şekilde milletvekilleri için de belirli bir süreden sonra ara verme uygulaması tartışılabilir.
Böyle bir model deneyimi tamamen ortadan kaldırmaz.
Ancak yeni insanların önünü açar.
Siyasetin belirli kadrolar arasında sıkışıp kalmasını önler.
Gençlerin, kadınların, farklı meslek gruplarından insanların ve yeni kuşakların temsil imkanını artırır.
Çünkü siyaset birkaç kişinin kariyer alanı değil, milletin ortak alanıdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey yalnızca seçim yapmak değildir.
Kurumları güçlendirmek, siyasal dolaşımı artırmak ve hiçbir makamın kişisel nüfuz alanına dönüşmesine izin vermemektir.
Demokrasi seçilmeyi bilmek kadar devretmeyi de bilmektir.
Bir siyasetçinin büyüklüğü yalnızca kaç seçim kazandığıyla değil, ayrıldığında arkasında nasıl bir kurum bıraktığıyla ölçülür.
