Türkiye’de artık mesele rakiple mücadele değil; mesele kendi içindekini tasfiye etme yarışına dönmüş durumda.
Öyle bir noktaya gelindi ki, yıllarını bu partiye vermiş, bu geleneğin içinde büyümüş, bedel ödemiş insanlar bugün bir cümle eleştiri yaptığında “işbirlikçi”, “AKP’li”, hatta “satılmış” ilan ediliyor.
Soruyorum:
Kime karşı bu öfke? Rakibe mi, yoksa aynaya mı?
Bir yanda çıkıp kendi genel başkanına “özgür oğlan” diye hitap eden bir siyaset dili…
Diğer yanda, “CHP’nin cumhurbaşkanı adayına oy vermedim, gittim Tayyip Erdoğan’a verdim” diyebilen ve bunu utanmadan, sıkılmadan söyleyen bir siyasetçi profili…
Bunlara ses yok.
Bunlara öfke yok.
Bunlara “ihanet” yaftası yok.
Ama yıllarını bu partiye vermiş insanlar çıkıp “yanlış yapıyorsunuz”, “arıın, kendinize gelin” dediğinde bir anda hain oluyor, bir anda düşman oluyor, bir anda “AKP’li” oluyor.
Gerçekten Kime Yarıyor Bu Körlük?
Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Daha da ileri gidelim:
“Hayatım komünizmle mücadele ile geçti” diyen bir geçmişten geliyorsun…
Ama bugün o gelenekten gelen insanları, sırf eleştirdiler diye “karşı tarafın adamı” ilan ediyorsun.
Peki o zaman soralım:
Dün yanlış olan bugün nasıl doğru oldu?
Yoksa mesele ilke değil de, sadece konfor alanı mı?
Ekrem İmamoğlu gibi isimlerin arkasına saklanarak, “baba ocağı” söylemiyle duygusal bir kalkan oluşturup, o ocağın gerçek sahiplerini susturmaya çalışmak…
Bu siyaset değil, bu miras tüketmektir.
Çünkü o “baba ocağı” dediğiniz yer, eleştirinin olduğu, tartışmanın olduğu, fikrin olduğu için ayakta kaldı.
Bugün ise o ocağın içine, tek tip düşünce dayatılıyor.
Ve en acı tarafı şu:
Bu partiye ömrünü vermiş insanlar, şimdi o partide “yabancı” muamelesi görüyor.
Sırf eleştirdiler diye.
Sırf “daha iyisi mümkün” dediler diye.
O zaman açık açık soralım:
Gerçekten “işbirlikçi” olan kim?
Eleştiren mi?
Yoksa hatayı görüp susan mı?
Türkiye’de artık mesele rakiple mücadele değil; mesele kendi içindekini tasfiye etme yarışına dönmüş durumda.
Öyle bir noktaya gelindi ki, yıllarını bu partiye vermiş, bu geleneğin içinde büyümüş, bedel ödemiş insanlar bugün bir cümle eleştiri yaptığında “işbirlikçi”, “AKP’li”, hatta “satılmış” ilan ediliyor.
Soruyorum:
Kime karşı bu öfke? Rakibe mi, yoksa aynaya mı?
Bir yanda çıkıp kendi genel başkanına “özgür oğlan” diye hitap eden bir siyaset dili…
Diğer yanda, “CHP’nin cumhurbaşkanı adayına oy vermedim, gittim Tayyip Erdoğan’a verdim” diyebilen ve bunu utanmadan, sıkılmadan söyleyen bir siyasetçi profili…
Bunlara ses yok.
Bunlara öfke yok.
Bunlara “ihanet” yaftası yok.
Ama yıllarını bu partiye vermiş insanlar çıkıp “yanlış yapıyorsunuz”, “arıın, kendinize gelin” dediğinde bir anda hain oluyor, bir anda düşman oluyor, bir anda “AKP’li” oluyor.
Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Daha da ileri gidelim:
“Hayatım komünizmle mücadele ile geçti” diyen bir geçmişten geliyorsun…
Ama bugün o gelenekten gelen insanları, sırf eleştirdiler diye “karşı tarafın adamı” ilan ediyorsun.
Peki o zaman soralım:
Dün yanlış olan bugün nasıl doğru oldu?
Yoksa mesele ilke değil de, sadece konfor alanı mı?
Ekrem İmamoğlu gibi isimlerin arkasına saklanarak, “baba ocağı” söylemiyle duygusal bir kalkan oluşturup, o ocağın gerçek sahiplerini susturmaya çalışmak…
Bu siyaset değil, bu miras tüketmektir.
Çünkü o “baba ocağı” dediğiniz yer, eleştirinin olduğu, tartışmanın olduğu, fikrin olduğu için ayakta kaldı.
Bugün ise o ocağın içine, tek tip düşünce dayatılıyor.
Ve en acı tarafı şu:
Bu partiye ömrünü vermiş insanlar, şimdi o partide “yabancı” muamelesi görüyor.
Sırf eleştirdiler diye.
Sırf “daha iyisi mümkün” dediler diye.
O zaman açık açık soralım:
Gerçekten “işbirlikçi” olan kim?
Eleştiren mi?
Yoksa hatayı görüp susan mı?
Artık kaçacak yer yok. Mesele ne “iletişim hatası” ne de “yanlış anlaşılma”. Bu, doğrudan bir zihniyet meselesi.
Ve o zihniyet şunu söylüyor:
“Bize itiraz edersen, bizden değilsin.”
İşte tam da bu yüzden kaybediliyor.
Çünkü siyaset, sadakat yarışı değil; akıl, cesaret ve yüzleşme işidir. Ama siz her eleştireni kapının önüne koyarsanız, içeride sadece susanlar kalır. Suskunluk ise düzen kurmaz—çürüme üretir.
Bugün gelinen noktada tablo net:
Kendi içinden konuşanı susturan, kendi geçmişini inkâr eden, kendi insanını yaftalayan bir yapı var.
Ve hâlâ aynı soruyu soruyor: “Neden kazanamıyoruz?”
Cevap acı ama basit:
Çünkü kendinizle kavgalısınız.
Bir yanda çıkıp açık açık “ben gidip Tayyip Erdoğan’a oy verdim” diyebilenlere gösterilmeyen tepki…
Diğer yanda yıllardır bu partinin içinde olan, bu mücadeleyi omuzlayan insanlara reva görülen “AKP’li”, “işbirlikçi”, “satılmış” yaftası…
Bu çifte standart değil mi?
Bu, aklın değil refleksin yönetimi değil mi?
Daha da ötesi var:
Bu bir korku düzenidir.
Çünkü eleştiriden korkan yapı, değişimden korkar.
Değişimden korkan yapı ise kaybetmeye mahkûmdur.
Artık kimsenin birbirini kandırmasına gerek yok.
Bu dil devam ettiği sürece ne halkla bağ kurulur ne güven inşa edilir ne de iktidar yolu açılır.
Çünkü insanlar hatayı affeder, ama kibri affetmez.
İnsanlar eksikliği tolere eder, ama küçümsenmeyi unutmaz.
Ve siz, kendi insanınızı küçümsemeye başladığınız anda, aslında kendi sonunuzu yazmaya başlarsınız.
O yüzden son söz net, tartışmasız ve sert:
Ya bu yaftalama düzenini terk edeceksiniz,
ya da her seçimden sonra aynı soruyu sormaya devam edeceksiniz.
Ama bu kez kimse sizi ciddiye almayacak.
Çünkü halk şunu çoktan çözdü:
Kendi içindekine tahammülü olmayanın, ülkeye tahammülü olmaz.
