Son günler de yaşamış olduğumuz bu acı olaylar, sadece bireysel cinnet vakaları değil; toplumsal, siyasal, kültürel ve insani bir çürümenin dışa vurumudur.
Bu acılardan hepimiz sorumluyuz.
Yitirdiğimiz çocukların acısı kadar, o körpe bedenlere kurşun sıkan çocuğumuzun acısını da yaşamalıyız. Çünkü on dört yaşında bir çocuğun o ruh haline gelmesinde, toplum olarak bizlerin payını da yok sayamayız.
Aile, toplum, iktidar, muhalefet, sistem kısaca hepimiz hem mağdur, hem de katiliz.
Medya da akşam kuşağında saçma sapan mafyatik, polisiye, savaş, tarihsel uyduruk kahramanlık dizileri, gündüz kuşağında yayınlanan çarpık ilişkiler, kim kiminle ne yapmış diye yapılan dedikodu programları, saatlerce her şeyi bildiğini sanan ama hadlerini bilmeyen her bokologların katıldığı tartışma programları. Digital mecraların takip edilememesi, ailelerin yeni kuşağın teknolojik gelişmelerine ve digital dil farklılıklarına yabancı olması vs. vs.
En baştan en alta kadar söylenecek o kadar çok söz var ki!
Mesela..
· Okul Dönemi: Okulların sadece sınav odaklı, ruhsuz binalara dönüşmesi; çocuğun “insan” olarak değil, “istatistik” olarak görülmesi. Eğitim sisteminin “sevgi ve aidiyet” yerine “rekabet ve dışlanma” üretmesi.
· Okul sonrası: Gençlerin, adaletin ve yükselmenin “çalışmaya” değil, “tanıdıklara” bağlı olduğu bir düzende, meşru yollarla var olma umudunu kaybetmesi. Bu durum, onları nihilist ve şiddet odaklı yeraltı dünyalarına itmektedir.
· Medyanın ve Sosyal Medyanın “Karanlık” Mirası Rol Modeller ve Dijital Rol Modeller: Mafya dizileriyle başlayan “güçlünün haklılığı” algısı, sosyal medyada (Telegram vb.) radikal şiddet gruplarının ve “kahraman ve anti kahraman” güzellemelerinin içine çekilen yalnız çocuklarla birleşmiştir.
Haber Dilinin Sorumsuzluğu: Suçu bir magazin unsuru gibi sunan, katilin yöntemlerini detaylandırarak başka “yalnız” gençlere ilham veren medya dili.
Mafya gruplarının eylemlerinin ve yapılanmalarının ayrıntılarının anlatılmasının, rating ve para getirmesi, kendine gazeteci diyebilen insanları cezbetmesi youtube ve sosyal medya hesaplarında sürekli gündem de bu mafyatik yapıları gündem de tutmaları.
Mafya liderlerine övgüler dizen siyasetçilerin, gazetecilerin ve sanatçıların sorumsuzluğu.
Politik Kutuplaşma ve Partizanlık: Kamu kurumlarında kadrolaşmanın egemen olması, mülakatlarda ise liyakatın yerini yandaşlığın ve partizanlığın almasının yarattığı umutsuzluk ve çaresizlik.
· İnsani Duygulardan Uzaklaşan “Yalnızlaşan” Toplum Sevgi Yoksunluğu : Teknolojik hız ve ekonomik kriz arasında ezilen ailelerin, çocuğun iç dünyasındaki kopuşu fark edememesi. Bir çocuğun, akranlarını öldürmeyi “bir plan” haline getirecek kadar yalnızlaşması, toplumun duygusal bağlarının koptuğunun en büyük kanıtıdır.
Kültürel Çoraklık: Sanatın, edebiyatın ve empatiyi besleyen insani değerlerin yerini “kaba kuvvetin ve raconun” alması.
· Devletin Anayasal ve Uluslararası Yükümlülüklerini yerine getirememesi
Yaşam Hakkı ve Koruma Görevi: Anayasa’nın 41. maddesi devlete “her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alma” sorumluluğu yükler. Devlet kurumları anayasal görevini ivedilikle yerine getirmelidir.
· Rehberlik ve Sosyal Hizmet Zafiyeti
Erken Teşhis Mekanizmalarının Oluşturulması: Çocuk Koruma Kanunu (5395), suça sürüklenme riski olan çocuklara yönelik koruyucu ve destekleyici tedbirler öngörür. Ancak okullardaki rehber öğretmen sayısının yetersizliği ve sosyal hizmet uzmanlarının saha çalışmalarındaki eksiklikler, Kahramanmaraş ve Urfa örneğinde olduğu gibi “yalnızlaşan ve radikalleşen” gençlerin vaktinde tespit edilmesini engellemektedir.
Devlet bu olaylarda sadece “güvenlik önlemi alan” bir yapı değil, çocuklara adil bir gelecek, güvenli bir sosyal çevre ve sevgi temelli bir eğitim sunma sözü veren ancak bu sözü liyakatsizlik ve sistemsel boşluklar nedeniyle tutamayan bir “ihmaller bütünü” olarak ele alınmalıdır.
Burda iktidarın sorumluluğunu yerine getirmemesi kadar, muhalefetin de sorumluğunu yerine getirmediğinin bilinmesi gerekir. Bu tip olayları siyasete malzeme yapmak yerine çözüme dair işbirliği yapılması ise elzemdir.
Hiçbir çocuk doğuştan katil değildir; biz onlara liyakati değil yandaşlığı, sevgiyi değil şiddetin gücünü, adaleti değil cezasızlığı, okulu değil “başarı fabrikasını” sunduk. Kahramanmaraş ve Siverek’te patlayan silahlar, aslında yıllardır ilmik ilmik örülen toplumsal çöküşün sadece öncü bir depremidir, toplumsal dönüşümü başaramazsak hepimiz asıl depremin altında kalırız.
