Bugün siyasetin geldiği nokta, tam da bu cümlenin yıllar içinde normalleştirilmesinin sonucudur.
Türkiye’de siyasetin geldiği nokta bir tesadüf değil. Bu tablo; yıllarca tekrar edilerek normalleştirilen, sorgulanmadan kabul edilen ve zamanla bir zihniyete dönüşen bir anlayışın sonucudur.
“Sen çok dürüstsün, senden siyasetçi olmaz.”
O sinsi cümle…
İlk söylendiğinde iyi niyetli bir uyarıydı.
Sonra bir tavsiyeye dönüştü.
Zamanla bir kabule, en sonunda ise yazısız bir kurala…
Ve fark edilmeden toplumun zihnine şu yerleşti:
Dürüstlük siyasette değer değil, dezavantajdır.
İşte kırılma tam olarak burada başladı.
Çünkü bu “masum” görünen cümle, yıllar içinde sadece siyaseti değil;
toplumsal güveni, adalet duygusunu ve birlikte yaşama iradesini aşındırdı.
Bugün ortaya çıkan tabloyu tek bir tarafa yüklemek kolaydır; ama eksiktir.
Siyasetçi, gücü korumak adına ilkeyi esnetti.
Toplum ise sonuç uğruna yöntemi sorgulamamayı tercih etti.
Böylece fark edilmeden karşılıklı beslenen bir düzen kuruldu:
İlkenin yerini pragmatizm, şeffaflığın yerini örtme refleksi, hesap verebilirliğin yerini ise taraf sadakati aldı.
Bu yüzden mesele tek taraflı bir bozulma değil;
birlikte inşa edilmiş bir sistemdir.
Bu noktada sıkça duyduğumuz bir savunma var:
“Siyaset zaten kirli bir alan.”
İlk bakışta gerçekçi gibi duran bu cümle, aslında bugünkü yozlaşmanın en güçlü meşruiyet zırhıdır.
Çünkü burada bilinçli bir çarpıtma yapılır:
Siyasetin zor olması ile kirli olmasının kaçınılmaz olduğu eşitlenir.
Oysa güçlü ve kurumsallaşmış sistemlerde başarı; esneklikten değil, kurallara bağlılıktan doğar.
Yani siyaset kirli olduğu için böyle değildir…
böyle kabul edildiği için kirlenmiştir.
Bugün bir yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında toplumun verdiği refleks ise meselenin nerede koptuğunu açıkça gösteriyor:
“Bizden” olanı savunanlar…
“Karşı tarafı” suçlayanlar…
Ama çok az kişi şu cümleyi kuruyor:
“Yanlış kim yaptıysa, hesabını vermeli.”
Çünkü artık mesele doğruyu bulmak değil;
tarafı korumak.
Daha çarpıcı olan ise şu:
Ahlâksızlık değil, onun ortaya çıkması tartışılıyor.
Ve bu bize çok net bir şeyi gösteriyor:
Siyaset bozulmadan önce, o bozulmayı normalleştiren zihinler oluştu.
Peki çıkış mümkün mü?
Evet. Ama yine aynı yerden başlamak şartıyla.
Eğer bir toplum yeniden şu cümleyi kurmaya başlarsa:
“Dürüst olduğu için destekliyorum”
işte o zaman siyaset değişir.
Ama bu sadece topluma ait bir sorumluluk değildir.
Siyasetçinin görevi; toplumun zaafına yaslanmak değil,
o zaafı dönüştürecek iradeyi ortaya koymaktır.
Gerçek liderlik, mevcut zemine uyum sağlamak değil;
o zemini yukarı taşımaktır.
Bugün geldiğimiz nokta, o sinsi cümlenin gerçeğe dönüşmüş halidir:
“Sen çok dürüstsün, senden siyasetçi olmaz.”
Hayır.
Asıl tehlike şudur:
Dürüstlüğün sistem içinde cezalandırıldığı bir düzenin normal kabul edilmesi.
Çünkü o noktadan sonra mesele sadece siyaset olmaz…
Toplum değişir.
Vicdan değişir.
Adalet algısı değişir.
Ve en sonunda şu olur:
Dürüst insanlar siyasetten çekilmez…
Siyaset, dürüst insanları sistemin dışına iter.
Ve o gün geldiğinde:
Siyaset düzelmez.
Sadece kirlenmenin seviyesi artar.
