HALKWEBDünyaKadim İslam Beldeleri Mazlum İslam Halkları Bombalanırken

Kadim İslam Beldeleri Mazlum İslam Halkları Bombalanırken

Saddam'ı ipe götürenlerin, Kaddafi'yi linç ettirenlerin, Mursi'yi zehirleyenlerin, Gazze'nin yıkıntıları arasında direnirken Sinvar'ı katledenlerin, Hamaney şahsında tüm bir coğrafyayı hedef tahtasına oturtanların ve Gazze'yi haritadan silmeye çalışanların yazdığı bu kanlı senaryoyu yırtıp atmanın zamanı gelmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Batı dünyasından yükselen ses, yalnızca bir zafer ilanı değildi; aynı zamanda tüm yeryüzüne dayatılan küstah bir hüküm cümlesiydi. Liberal düzenin nihai zaferi, “tarihin sonu” masalıyla tüm insanlığa sunuldu. Artık ideolojik mücadeleler sona ermiş, insanlık tek, kesin ve tartışılmaz bir doğru yola girmişti. Bu kibirli anlatıya göre dünya; sınırların anlamını yitirdiği, serbest piyasanın her şeyi kusursuzca düzenlediği, bireyin zincirlerinden kurtulup özgürleştiği bir yeryüzü cennetine dönüşecekti. “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen bu çağ, küreselleşmenin altın çağı olarak pazarlandı. Ancak bu sözde kusursuz düzenin başından beri saklanan, kanlı bir şartı vardı: Bu yeni dünyanın dışında kalanlar, yani yeraltı zenginliklerini Batı sermayesine teslim etmeyenler ve sisteme boyun eğmeyenler, bu ütopyanın dışında tutulmayacak; doğrudan, acımasızca ortadan kaldırılacaktı.

Bu nedenle son otuz yılda yaşananlar hiçbir zaman rastlantısal olmadı. Daha en başından itibaren, adım adım planlanmış devasa bir tasfiye süreci olarak ilerledi.

Ütopyanın İlk Çatlağı: Körfez ve Avrupa’nın İkiyüzlülüğü

İlk işaretler 1991’deki Birinci Körfez Savaşı ile ortaya çıktı. Uluslararası koalisyonun Bağdat’a düşürdüğü bombalar, yalnızca bir askeri operasyonun parçası değildi; yeni düzenin kendisine biat etmeyenlere nasıl işleyeceğinin ilk resmi ilanıydı. Ancak o dönemde insanlık için asıl kırılma ve o büyük maskenin düşüşü Ortadoğu’da değil, uygar Avrupa’nın tam ortasında yaşandı.

1992’den itibaren Bosna’da, ardından Kosova’da, “medeniyetin kalbi” olduğu iddia edilen coğrafyada, dünyanın gözü önünde sistematik bir katliam gerçekleştirildi. Saraybosna, modern çağın ortasında yıllarca orta çağ karanlığını andıran bir kuşatma altında tutuldu. Srebrenitsa’da on binlerce masum insan, bizzat Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği ve koruması altında olduğu iddia edilen topraklarda, Hollandalı askerlerin göz yummasıyla Sırp milislerine teslim edilerek katledildi. Bu, yalnızca bir insanlık suçu değildi; aynı zamanda o büyük barış ve insan hakları anlatısının ilk açık çöküşüydü. Çünkü o gün ortaya çıkan net gerçek şuydu: Bu yeni düzen, korumayı vaat ettiği hayatları, eğer onlar Müslümansa korumuyordu. Kadim İslam beldeleri, mazlum İslam halkları daha o günlerde sahipsiz bırakılmıştı.

Sınırsız İşgalin Başlangıcı: 11 Eylül ve Kabil’in Düşüşü

11 Eylül 2001 ise bu asırlık tasfiye sürecinin en keskin dönüm noktası oldu. İkiz Kuleler’e yapılan bu saldırılar, küresel sistemin eline yıllardır aradığı o sınırsız ve sorgulanamaz müdahale yetkisini altın tepside sundu. “Terörle savaş” adı altında başlatılan yeni dönemle birlikte küresel çapta uluslararası hukuk askıya alındı, devletlerin egemenlik kavramı paçavraya çevrildi ve savaş, belirli bir düşmana karşı yürütülen sınırlı bir eylem olmaktan çıkarılıp, ucu açık bir kıyım makinesine dönüştürüldü.

Ekim 2001’de Afganistan’a atılan ilk bombalarla birlikte bu yeni ve karanlık çağ fiilen başladı. Kadim bir İslam beldesi olan Kabil hedef alındı, ülke paramparça edilerek işgal edildi ve nesiller boyu sürecek bir yıkım süreci başlatıldı. Bu müdahalenin gerekçesi kağıt üzerinde “El Kaide’yi bitirmek” gibi net görünse de, sahada ortaya çıkan sonuç çok daha stratejik ve yıkıcıydı: Kardeşin kardeşi kırdığı bir coğrafya, asayişin çöküşü, toplumsal travmalar ve kalıcı bir kaos düzeni.

Bir Medeniyetin Çökertilişi: Irak ve Saddam’ın İnfazı

Afganistan’ın hemen ardından hedef tahtasına Irak oturtuldu. 2003 yılında, Birleşmiş Milletler kürsülerinde sallanan sahte kanıtlar ve “kitle imha silahları” iddiasıyla başlatılan İkinci Körfez Savaşı, modern siyasi tarihin en büyük yalanlarından ve meşruiyet krizlerinden birine dönüştü. Çünkü işgalden sonra o silahların hiçbiri bulunamadı, var olmadıkları bizzat işgalciler tarafından itiraf edildi. Ama bu itiraf, süreci zerre kadar durdurmadı veya geri çevirmedi.

Medeniyetlerin doğduğu Bağdat pervasızca bombalandı, kütüphaneler ve müzeler yağmalandı, koca bir devlet yapısı kasıtlı olarak çökertildi. Toplum bin parçaya bölündü, Ebu Gureyb cezaevinde insanlık onuru ayaklar altına alındı. Emperyalizmin en sevdiği silah olan mezhepsel ve etnik ayrımlar sahaya sürülerek fay hatları tetiklendi; ülke uzun süreli ve kanlı bir iç çatışma alanına dönüştürüldü. Bu, yalnızca bir rejim değişikliği değil; direnen bir ülkenin genetik kodlarına kadar sistematik olarak dağıtılmasıydı.

2006 yılının Kurban Bayramı sabahında Saddam Hüseyin’in kameralar eşliğinde ipe götürülüp idam edilmesi ise, bu sürecin en sert ve provokatif sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu infaz, adil bir hukuki sürecin sonucu olmaktan çok uzaktı; bu, yeni düzenin efendilerinin biat etmeyen tüm Ortadoğu liderlerine gönderdiği vahşi bir mesajdı.

“Bahar” Adı Verilen Kara Kış: Kaddafi, Mübarek ve Mursi

Bu noktadan sonra tasfiye süreci çok daha açık, çok daha agresif ve içeriden çökertme taktikleriyle ilerleyen bir hal aldı. 2011 yılında “Arap Baharı” adı verilen dalga başlatıldı. Başlangıçta Batı medyası tarafından bir özgürlük, insan hakları ve demokrasi şafağı olarak sunulan bu gelişmeler, çok kısa süre içinde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı harabeye çeviren geniş çaplı bir yıkım sürecine dönüştü.

Demokrasi getirme maskesi altında rejimler birer birer ateşe atıldı. Tunus’ta başlayan kıvılcım sınırları aştı; Libya’da ülkeyi yıllarca yöneten Muammer Kaddafi, NATO uçaklarının bombardımanı altında sokak ortasında kalabalıklar tarafından linç edilerek öldürüldü. Libya, o gün sadece liderini değil, devlet olma vasfını da sonsuza dek kaybetti.

Ancak bu sürecin en büyük çelişkisi ve Batı ikiyüzlülüğünün en net fotoğrafı Mısır’da yaşandı. Tahrir Meydanı’ndaki gösterilerle 30 yıllık Hüsnü Mübarek diktatörlüğü devrildiğinde, Mısır halkı kendi kaderini eline aldığını sanmıştı. Ancak halkın helal oylarıyla seçilmiş ilk sivil cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi, 2013 yılında küresel güçlerin alkış tuttuğu kanlı bir askeri darbeyle devrildi. Yıllar süren ağır tecrit ve tutukluluğun ardından, 2019 yılında bir mahkeme salonunda, kameraların gözü önünde can verdi. Bu süreç, küresel sistemin demokrasiye ve halk iradesine yaklaşımının ilkesel olmadığını; demokrasinin yalnızca Batı’nın çıkarlarına hizmet ettiği sürece araçsal olarak kullanıldığını en çıplak biçimde ortaya koydu.

Kardeş Kanı ve Yıkılan Kadim Şehirler: Suriye ve Yemen

Aynı dönemde Suriye’de başlayan iç savaş, bu büyük tasfiye planının en yıkıcı ve en uzun soluklu aşamalarından biri oldu. Emevi mirasının kalbi olan Şam, insanlığın ortak hafızası Halep ve ülkenin kadim şehirleri emperyalistlerin güç denemeleri altında harabeye döndü. Milyonlarca masum insan yerinden edildi, evsiz barksız bırakıldı. Koca bir ülke, farklı küresel ve bölgesel güçlerin müdahale ettiği, vekalet savaşlarının en acımasızca yürütüldüğü bir gladyatör arenasına dönüştürüldü.

Bu amansız süreçte en ağır bedeli yine siviller, kadınlar ve çocuklar ödedi. Umut yolculuğuna çıkan binlerce mülteci için Akdeniz’in karanlık suları, dünyanın en büyük ve en sessiz mezarlığı haline geldi. Aynı vahşet Yemen’de tekrarlandı; ambargolar ve bombardımanlar altında Yemen halkı açlığa, koleraya ve ölüme mahkum edildi.

Maskelerin Tamamen Düştüğü Yer: Gazze Soykırımı

Bütün bu yaşananlar tek tek olaylar olmaktan çıkarılıp bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo kesin, açık ve nettir. Son otuz yıl içinde Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye, Yemen’den Filistin’e kadar onlarca kadim İslam beldesi bombalanmış, mazlum İslam halkları acımasızca katledilmiştir. Binlerce değil, yüz binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Milyonlarca insan yurdundan edilmiş, mülteci kamplarında yaşamaya mahkum edilmiştir. Ve yalnızca masum halklar değil; bu coğrafyanın siyasi liderleri de (ister diktatör, ister seçilmiş olsunlar) sisteme entegre olmadıkları için sistematik biçimde hedef alınmış, devrilmiş ya da ortadan kaldırılmıştır.

Bu bir hata zinciri, bir dış politika kazası veya bölgesel bir talihsizlik değildir. Bu, belirli bir acımasız mantıkla, ince ince hesaplanarak ilerleyen asırlık bir tasfiye sürecidir.

Ve bu karanlık sürecin en açık, en çıplak ve en vahşi hali bugün Gazze’de yaşanmaktadır. Gazze’de aylardır dünyanın gözü önünde sahnelenenler, artık uluslararası hukuk, insan hakları ve evrensel değerler gibi hiçbir maskenin kalmadığı, medeniyetin tamamen iflas ettiği bir son aşamayı temsil etmektedir. “İnsan hakları” masallarının yazarları; hastanelerin, okulların, ibadethanelerin, mülteci kamplarının hedef alındığı, çocukların ve sivillerin doğrudan ve kasten yok edildiği bu soykırımı naklen, televizyon ekranlarından izlemektedir. Üstelik bu yıkımın bombaları, bizzat o “uygar” Batı başkentlerinden tedarik edilmektedir.

Bu süreçte işgalcilerin kullandığı dil, önceki otuz yıldaki örneklerle tamamen aynıdır: Güvenlik ihtiyacı, meşru müdafaa, terörle mücadele… Ancak sahada ortaya çıkan sonuç, bir ırkın ve bir şehrin topyekün, sistematik bir biçimde haritadan silinmesidir. Gazze, bu liberal düzenin iddia ettiği süslü değerlerle, sahadaki kanlı gerçek uygulamaları arasındaki devasa uçurumun insanlığın yüzüne çarpan en acı göstergesidir.

Zincirin Yeni Halkası: İran ve Genişleyen Ateş Çemberi

Ve bugün gelinen noktada, doymak bilmeyen bu yıkım zincirinin yeni halkası olarak İran tartışılmaktadır. Son dönemde İran etrafında şekillenen gerilim, suikastler ve füzeler üzerinden tırmandırılan askeri kriz, önceki örneklerden asla bağımsız değildir. Tahran’a karşı kullanılan söylem, uluslararası kamuoyunda kurulan gerekçeler, oluşturulan tehdit algısı ve hazırlanan siyasi zemin büyük ölçüde Irak, Afganistan veya Libya öncesiyle aynıdır. Bu nedenle mesele yalnızca İran’ın nükleer programı veya rejimi meselesi değildir. Bu gerilim, son otuz yıldır devam eden, bölgeyi insansızlaştırma ve tamamen biat ettirme sürecinin en tehlikeli, yeni aşamasıdır.

Kabil’den Bağdat’a, Saraybosna’dan Trablus’a, Şam’dan Gazze’ye uzanan bu kesintisiz yıkım hattı, şimdi İran üzerinden çok daha geniş, sınırları aşan ve tüm coğrafyayı ateşe atacak bir bölgesel çatışma ihtimaline doğru hızla ilerlemektedir. Bu kanlı hat üzerinde yıkılan ve enkaz altında kalan yalnızca binalar, şehirler ve masum bedenler değildir; aynı zamanda Birleşmiş Milletler ‘in varlık sebebi, uluslararası hukukun inandırıcılığı, insan hakları söyleminin samimiyeti ve Batı’nın o çok övündüğü liberal düzenin evrensel değerleridir.

Tarihin Huzurunda Sorumluluk Vakti

Bugün gelinen noktada artık şu çok açıkça görülmektedir: Küresel sistemin dilinden düşürmediği “özgürlük” söylemi, emperyalist müdahalelerin ve işgallerin sadece ucuz bir meşruiyet aracına dönüşmüştür. “Demokrasi” iddiası, sadece Batı’nın çıkarlarına hizmet eden aktörler başa geldiğinde çalışan, aksi halde askeri darbelere göz yuman seçici bir uygulama haline gelmiştir. 1990’larda “ütopya” ve “tarihin sonu” olarak sunulan o büyük rüya ise, gerçek hayatta varlığını sürdürebilmek için sahada sürekli kan döken, kriz üreten ve silah satan devasa bir savaş makinesine dönüşmüştür.
Büyük barış söylemi tamamen çökmüş, onun enkazı üzerinde kalıcı bir kriz ve kaos düzeni inşa edilmiştir. Ve bu vampir düzen, varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni gerilimlere, yeni düşmanlara ve yeni savaşlara ihtiyaç duymaktadır.

İşte bu yüzden yapılması gereken şey çok nettir; yaşananları Afganistan, Irak, Suriye veya Gazze diye birbirinden kopuk, tek tek olaylar olarak değil, asırlık bir büyük satranç oyununun birbirine bağlı hamleleri olarak, bir bütün olarak değerlendirmektir. Çünkü ancak bu şekilde resmin tamamı ve düşmanın sürekliliği görülebilir. Aksi takdirde atılan her yeni bomba, yapılan her yeni müdahale, kendi uydurma gerekçesiyle açıklanır ve insanların zihninde geçmişle olan o kanlı bağlantısı koparılır.

Bu sarsıcı tablo karşısında insanlığın, özellikle de bu coğrafyanın çocuklarının sorumluluğu çok açıktır. Ya bu sürecin tekrar eden, doymak bilmeyen kanlı doğasını görmezden gelmeye devam edilecek ve sahte masallarla uyutulmaya rıza gösterilecek; ya da uyanıp bu emperyalist zincirin bir parçası, bir figüranı olmayı reddeden güçlü bir tarihsel bilinç geliştirilecektir.

Çünkü tarih, yalnızca olan biten felaketleri ve zalimlerin zulmünü yazmaz; aynı zamanda o felaketlere karşı toplumların nasıl tepki verdiğini, nasıl direndiğini veya nasıl boyun eğdiğini de yazar. Ve bazı tarihi kırılma dönemlerinde sessiz kalmak, tarafsızlık veya barışçıllık değil; doğrudan o zulmün, o katliamların ve o sistemin bir parçası haline gelmektir.

Saddam’ı ipe götürenlerin, Kaddafi’yi linç ettirenlerin, Mursi’yi zehirleyenlerin, Gazze’nin yıkıntıları arasında direnirken Sinvar’ı katledenlerin, Hamaney şahsında tüm bir coğrafyayı hedef tahtasına oturtanların ve Gazze’yi haritadan silmeye çalışanların yazdığı bu kanlı senaryoyu yırtıp atmanın zamanı gelmiştir.

Bugün tam da o tarihi karar dönemlerinden birindeyiz. Sessizliği bozma ve ayağa kalkma vakti, bugündür.

Sermet Erdem

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR