İran–ABD–İsrail ekseninde giderek sertleşen çatışma dinamiği, yalnızca bölgesel bir güç mücadelesi olarak değil, uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü hızlandıran bir kırılma noktası olarak okunmalıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ve özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından “unipolar” yani tek kutuplu bir karakter kazanan küresel düzen, uzun süre boyunca Amerikan hegemonyasının sağladığı askerî, ekonomik ve normatif üstünlük üzerine inşa edilmiştir. Uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla “Pax Americana” olarak adlandırılan bu dönem, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında işleyen küresel ticaret ağları, dolar merkezli finans sistemi ve liberal uluslararası kurumlar aracılığıyla belirli bir istikrar üretmiştir. Bununla birlikte söz konusu istikrar, büyük ölçüde Amerikan gücünün yarattığı yapısal asimetriye dayanmış ve liberal normlar ile uluslararası hukukun bu güç mimarisinin ideolojik üstyapısını oluşturduğu iddia edilmiştir.
Bu bağlamda ortaya çıkan son jeopolitik gerilimler, özellikle Orta Doğu’da yoğunlaşan çatışma dinamikleri, söz konusu düzenin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmiştir. İran ile ABD ve İsrail arasındaki stratejik rekabetin açık askerî çatışma riskini giderek artırması, yalnızca bölgesel güvenlik dengelerini değil, aynı zamanda küresel güç dağılımını da etkileyen bir süreç yaratmaktadır. Bu gelişme, uluslararası sistemin tek kutuplu karakterden çok kutuplu ve daha belirsiz bir yapıya doğru evrildiğine ilişkin tartışmaları güçlendirmiştir. Çok kutupluluk (multipolarity), küresel gücün tek bir hegemonik aktörde yoğunlaşması yerine, birden fazla büyük güç arasında dağılması anlamına gelir. Böyle bir yapı, karar alma süreçlerinde rekabeti artırırken aynı zamanda sistemin öngörülebilirliğini azaltma eğilimindedir.
Bu dönüşümün teorik olarak en dikkat çekici boyutlarından biri, uluslararası hukuk ve liberal normların reelpolitik karşısındaki kırılganlığının daha görünür hâle gelmesidir. Reelpolitik, devletlerin dış politikada ahlaki veya normatif ilkelerden ziyade güç dengeleri ve maddi çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini vurgulayan bir yaklaşımdır. Bu perspektiften bakıldığında, uluslararası hukuk çoğu zaman güç ilişkilerinin üzerinde yükselen bir düzenleyici çerçeve değil, aksine mevcut güç dağılımını meşrulaştıran bir normatif üstyapı olarak değerlendirilebilir. Bu noktada Karl Marx’ın tarihsel materyalizm yaklaşımı yeniden hatırlanabilir. Tarihsel materyalizm, toplumsal ve siyasal yapıların nihai belirleyicisinin ekonomik üretim ilişkileri ve maddi altyapı olduğunu savunan bir kuramdır. Marx’a göre hukuki, siyasal ve ideolojik kurumlar bu maddi altyapının üzerinde yükselen “üstyapı” unsurlarıdır.
Güncel jeopolitik krizlerin ortaya çıkardığı tablo, bu teorik çerçevenin belirli yönlerini yeniden gündeme getirmiştir. Küresel güç mücadelesinin arka planında yalnızca ideolojik rekabet değil, aynı zamanda enerji hatları, kritik ham madde kaynakları, ticaret koridorları ve küresel tedarik zincirleri üzerindeki kontrol mücadelesi yer almaktadır. Modern savaşların önemli bir kısmı, görünürde güvenlik veya değerler üzerinden gerekçelendirilse de, arka planda ekonomik altyapıyı oluşturan bu stratejik kaynakların paylaşımıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenle savaş ve kriz dönemleri, ideolojik söylemlerin ötesinde sistemin maddi temelini görünür kılma eğilimindedir.
Savaş öncesi dönemde küresel ekonomi giderek artan ölçüde finansallaşma ve hizmet sektörünün büyümesi üzerine kurulmuştu. Finansallaşma, ekonomik faaliyetlerin üretimden ziyade finansal işlemler ve sermaye hareketleri etrafında yoğunlaşmasını ifade eder. Bu süreçte üretimin fiziksel boyutu görece geri planda kalırken, küresel tüketim kültürü ve sembolik değer üretimi ön plana çıkmıştır. Sosyolog Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramı bu durumu açıklamak için sıklıkla kullanılır. Simülasyon ekonomisi, maddi üretimin yerini göstergelerin, markaların ve yaşam tarzı sembollerinin aldığı bir tüketim düzenini ifade eder.
Bu kültürel ve ekonomik ortamda küresel markalar, yalnızca tüketim nesneleri değil, aynı zamanda küresel kimliğin sembolleri hâline gelmiştir. Uluslararası fast-food zincirleri, kahve markaları veya egzotik tarım ürünleri, dünyanın farklı coğrafyalarında benzer yaşam tarzı imgeleri üretmiş ve küreselleşmenin gündelik hayat üzerindeki etkisini somutlaştırmıştır. Bu modelde birey, küresel tüketim ağlarına katıldığı ölçüde “küresel vatandaşlık” hissi edinmekte ve ekonomik sistemle sembolik bir aidiyet ilişkisi kurmaktadır.
Ancak büyük ölçekli jeopolitik krizler bu sembolik düzenin maddi sınırlarını ortaya koyma eğilimindedir. Enerji hatlarının kesintiye uğraması, tedarik zincirlerinin kopması veya küresel lojistik ağlarının aksaması gibi gelişmeler, finansal ve dijital ekonominin üzerinde yükseldiği fiziksel altyapının ne kadar kritik olduğunu göstermektedir. Bu tür kriz anlarında tüketim kültürünün sembolik değerleri hızla geri plana çekilirken, enerji arzı, gıda güvenliği ve sanayi üretimi gibi temel unsurlar yeniden merkezi önem kazanır. Böylece ekonomik altyapının önceliği yeniden görünür hâle gelir.
Bu bağlamda uzun süre boyunca küreselleşme söylemi içinde marjinalleştirilen “kendi kendine yeterlilik” ya da autarky kavramı yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Autarky, bir devletin ekonomik ihtiyaçlarını mümkün olduğunca kendi kaynaklarıyla karşılayabilmesini ifade eder. Küreselleşmenin yükseliş döneminde bu yaklaşım çoğu zaman verimsiz ve ekonomik açıdan irrasyonel görülmüştür. Ancak jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı dönemlerde dışa bağımlılığın yarattığı stratejik riskler daha belirgin hâle gelir.
Uluslararası ticaret teorisinin temel kavramlarından biri olan karşılaştırmalı üstünlükler teorisi, devletlerin en verimli oldukları alanlarda uzmanlaşarak karşılıklı ticaret yoluyla refahlarını artırabileceklerini savunur. Bununla birlikte savaş ve yaptırım gibi olağanüstü koşullar, bu karşılıklı bağımlılık modelinin aynı zamanda bir kırılganlık üretebileceğini göstermiştir. Kritik sektörlerde aşırı dışa bağımlı olan devletler, kriz dönemlerinde ekonomik ve stratejik baskılara daha açık hâle gelmektedir.
Bu nedenle son yıllarda birçok devlet, enerji güvenliği, gıda üretimi, savunma sanayii ve stratejik teknolojiler gibi alanlarda daha korumacı politikalar geliştirmeye yönelmiştir. Korumacılık (protectionism), devletlerin yerli üretimi desteklemek ve dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla ticaret politikalarını kısıtlayıcı araçlarla düzenlemesi anlamına gelir. Bu eğilim, küreselleşmenin tamamen sona erdiğini göstermese de, devletlerin stratejik sektörlerde daha fazla kontrol arayışına girdiğini ortaya koymaktadır.
Yeni jeopolitik ortamda devlet gücü yalnızca finansal büyüklük veya hizmet sektörü kapasitesiyle ölçülmemektedir. Bunun yerine enerji rezervleri, sanayi üretim kapasitesi, tarımsal verimlilik ve teknolojik altyapı gibi maddi güç unsurları yeniden ön plana çıkmaktadır. Devletlerin krizlere karşı dayanıklılığını ifade eden “resilience” kavramı da bu bağlamda önem kazanmıştır. Dayanıklılık, bir ülkenin ekonomik ve kurumsal sisteminin dış şoklara rağmen işlevini sürdürebilme kapasitesini ifade eder.
İran–ABD–İsrail ekseninde ortaya çıkan gerilimler yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda küresel düzenin yapısal dönüşümünün bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Enerji, gıda ve sanayi gibi maddi altyapı unsurlarının yeniden merkezî önem kazanması, uluslararası sistemde ekonomik ve jeopolitik hesapların ideolojik söylemlerin önüne geçtiğini göstermektedir. Bu yeni ortamda stratejik özerklik ve ekonomik dayanıklılık, devletlerin küresel rekabetteki konumunu belirleyen temel faktörler hâline gelmektedir. Bu dönüşümü erken fark ederek kurumsal ve ekonomik yapılarını bu gerçekliğe uyarlayabilen ülkeler, ortaya çıkan yeni güç dengelerinde daha avantajlı bir konum elde edebilecektir.
Sermet Erdem

