İçinde yaşadığımız çağ, kapitalizmin rastlantısal krizlerinin değil, onun tarihsel yasalarının kristalize olduğu bir dönemin adıdır. Kapitalist üretim tarzı, kendi iç çelişkilerinin zorunlu sonucu olarak sermayeyi merkezileştirir, yoğunlaştırır ve giderek daha az elde toplayarak tekelci bir karakter kazanır. Bu süreç, yalnızca ekonomik bir eğilim değil, aynı zamanda siyasal, askeri ve ideolojik bir yeniden yapılanmanın da temel belirleyenidir. Tekelci sermaye, ulusal sınırları aşarak küresel bir egemenlik ağı kurduğunda, artık rekabet bireysel kapitalistler arasında değil, devasa sermaye tekelleri arasında yaşanır. Bu tekellerin çıkar çatışmaları, uluslararası düzeyde paylaşım savaşlarına dönüşür. Dolayısıyla paylaşım savaşları, kapitalizmin “istisnai” dönemleri değil, onun en olgun ve en saldırgan aşamasının zorunlu ürünleridir.
Bugün yaşadığımız Üçüncü Paylaşım Savaşı, klasik anlamda devletler arası bir savaş değil; Küresel tekelci sermaye ile onun bölgesel işbirlikçi sınıfları arasındaki yeniden paylaşım mücadelesidir. Dünya gelirinin %80’inin dünya nüfusunun %20’si tarafından alınması, bu %20’nin içinde ise yalnızca %7’lik bir kesimin yerel işbirlikçi elitlerden oluşması, sınıfsal yapının ne kadar keskinleştiğini gösterir. Bu tablo, kapitalizmin tarihsel eğiliminin doğrulandığı bir noktadır: sermaye birikimi hızlandıkça, paylaşım alanı daralır; paylaşım alanı daraldıkça, tekelci sermaye kendi iç çelişkilerini savaş yoluyla çözmeye yönelir. Bu nedenle bugün yaşanan çatışmalar, görünürde etnik, mezhepsel veya bölgesel gibi sunulsa da, özünde tekelci sermayenin küresel yeniden yapılanma hamlesinin parçasıdır.
Ortadoğu’nun bu savaşın merkezine oturması tesadüf değildir. Enerji kaynaklarının büyük bölümü burada yoğunlaşmış, küresel ticaret yolları bu coğrafyadan geçmekte, ABD, AB, Rusya ve Çin eksenleri burada karşı karşıya gelmektedir. Fakat asıl belirleyici olan, bölgedeki yerel işbirlikçi sınıfların küresel sermayenin taşeronluğunu üstlenmiş olmasıdır. Bu sınıflar, kendi halklarına karşı değil, küresel sermayenin çıkarlarına göre konumlanır. Dolayısıyla Ortadoğu’daki savaş, halkların savaşı değil; tekelci sermaye ile onun bölgesel aparatları arasındaki yeniden paylaşım mücadelesidir. Bu savaşın görünür yüzü Devletlerdir, fakat gerçek aktörler küresel sermaye Tekelleridir.
Kapitalizmin tarihsel döngülerine baktığımızda, paylaşım savaşlarının belirli aralıklarla ortaya çıktığını görürüz. Birinci Paylaşım Savaşı 1914-1918 arasında, İkinci Paylaşım Savaşı 1939–1945 arasında yaşandı. Üçüncü Paylaşım Savaşı ise 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayan ve günümüze kadar süren uzun bir yeniden paylaşım dönemidir. Bu savaş, klasik anlamda cephe savaşlarından çok, bölgesel parçalanmalar, vekâlet savaşları, ekonomik ambargolar, enerji hatlarının kontrolü, finansal manipülasyonlar ve ideolojik hegemonya mücadeleleri şeklinde yürümektedir. Kapitalizmin kriz döngüleri uzadıkça, savaşların biçimi de uzun süreli, düşük yoğunluklu ve çok katmanlı hale gelir.
Bu tarihsel eğilim, dördüncü paylaşım savaşının Afrika merkezli olacağını gösteriyor. Afrika kıtası, 21. yüzyılın en büyük değerli elementler, maden rezervlerine, altın rezervlerine en genç nüfusuna ve en geniş yer altı yer üstü zenginliğin sömürü alanlarına sahip bölgesidir. Çin’in genç Kuşak-Yol yatırımları, ABD’nin askeri üsleri, AB’nin Neo-Kolonyal ticaret anlaşmaları, Rusya’nın güvenlik şirketleri ve Körfez sermayesinin Tarım-Toprak yatırımları, kıtanın geleceğin paylaşım alanı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle tekelci sermaye, Ortadoğu’daki yeniden yapılanmayı tamamladıktan sonra Afrika’da uzun süreli bir hegemonya mücadelesine girişecektir. Ortadoğuda süren bu çatışmanın diğer bir yanı ise, yüz yıl içinde yaşanan üç paylaşım savaşının Tekelci sermayenin kendi ömrünü biraz daha uzatma amaçlı ve bu mücadelenin iki yüz yıl sürecek bir tarihsel dönem yaratması, kapitalizmin genişleme zorunluluğunun kaçınılmaz sonucudur.
Bu tablo karşısında dünya emekçi halklarının ve yoksul işçi sınıfının görevi açıktır: mücadeleyi küreselleştirmek. Sermaye küreselleşmiş, üretim zincirleri küreselleşmiş, finans küreselleşmiş, fakat işçi sınıfı örgütlülüğü ulusal sınırların içine sıkışmıştır. Bu nedenle yeni dönemin Devrimci görevi, uluslararası işçi sınıfı dayanışmasını yeniden kurmak, Sosyalist mücadelenin küresel koordinasyonunu sağlamak ve tekelci sermayenin dünya çapındaki saldırısına dünya çapında yanıt vermektir. Marksist‑Leninist kılavuzun yeniden irdelenmesi, bu mücadelenin teorik temelini güçlendirecek; emperyalizmin güncel biçimlerini anlamak, dijital sömürü mekanizmalarını çözmek, veri kolonizasyonunu teşhir etmek ve yeni proleterleşme biçimlerini analiz etmek zorunlu hale gelecektir.
Bugün ezilen yoksul emekçi halkların ve genel olarak insanlığın önünde iki seçenek vardır: ya Barbarlık, ya Sosyalizm gerçeğidir. Ekolojik çöküş, küresel gelir uçurumu, savaşların süreklileşmesi, teknolojik tekellerin insanlığı yönetmesi ve milyarlarca insanın yoksullaşması, Sosyalizmi bir “alternatif” olmaktan çıkarıp tarihsel bir zorunluluk haline getiriyor. Bu nedenle Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın içinden geçerken, Dördüncü paylaşım savaşının hazırlıklarını görmek ve buna karşı küresel bir Devrimci hattı örmek, insanlığın geleceği açısından belirleyici olacaktır.
