Ne oldu da bebeğini beşikte bırakıp tabyaya yürüyen Nene Hatun’u hatırladım şimdi?
Belki de bugünlerde yeniden konuşulan savaşlar, Türkiye’ye yönelen açık tehditler ve dünyanın giderek sertleşen dili beni bu hikayeye götürdü.
Çünkü bazı zamanlar vardır.
Tarih uzak bir hikaye olmaktan çıkar, insanın omzuna dokunur.
1877’nin o kasım gecesinde Erzurum’da yaşanan tam olarak buydu.
Osmanlı ile Rusya arasında tarihe 93 Harbi diye geçen savaş sürüyordu. Rus ordusu Doğu Anadolu’da ilerlemiş, Erzurum kapısına dayanmıştı.
8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan gece Rus askerleri Aziziye Tabyası’na sızdı.
Bu yalnız bir mevzinin düşmesi demek değildi.
Bu, Erzurum’un kapısının zorlanması demekti.
Eğer tabya tutulamazsa sabah Erzurum Rus ordusunun eline geçmiş bir şehir olarak uyanacaktı.
Bir tabya düşerse bir şehir düşebilirdi.
Bir şehir düşerse o şehirde yaşayanların çocuklarına bırakacağı vatan da düşebilirdi.
Şehirde bir haber yayıldı.
“Aziziye düştü.”
Kapılar açıldı.
İnsanlar evlerinden çıktı.
Eline tüfek geçen tüfek aldı.
Geçmeyen balta aldı.
Kazma, kürek, sopa…
Erzurum karanlığın içinde Aziziye’ye doğru yürüyen insanlarla dolmaya başladı.
O şehirde bir evde, bir beşikte üç aylık bir bebek uyuyordu.
Adı Yusuf’tu.
Evde yalnız annesi vardı.
Çünkü bebeğin babası çoktan cepheye gitmiş, 93 Harbi’nde Osmanlı ordusunun askerleri arasına katılmıştı.
Dışarıdan gelen sesler büyüyordu.
“Aziziye düştü!”
Türklerin tarihinde böyle anlar çoktur.
İnsan bazen kendi hayatını, bazen evini, bazen de en sevdiklerini geride bırakmak zorunda kalır.
O gece bir anne beşikteki bebeğini bırakıp kalabalıkla beraber Aziziye Tabyası’na doğru yürüdü.
Adı Nene Hatun’du.
Aziziye’ye vardıklarında artık geri dönüş yoktu.
Süngüler, baltalar, çığlıklar…
Erzurum’un halkı askerlerle birlikte tabyaya hücum etti.
Saldırı o kadar büyüktü ki Rus askerleri tabyayı tutamadı.
Sabaha karşı Aziziye yeniden Erzurumluların eline geçti.
Nene Hatun’u tarihe geçiren şey yalnız savaşması değildi.
Bir annenin en güçlü içgüdüsünü bastırıp memleketin kaderini kendi korkusunun önüne koymasıydı.
Yıllar sonra ona “3. Ordunun Nenesi” unvanı verildi.
Ama onu yaşatan unvanlar değildir.
O gecenin hatırasıdır.
Sabaha karşı tabya geri alındığında yalnız bir mevzi kurtarılmadı.
Bir şehir kurtuldu.
Bir vatanın kapısı işgale kapatıldı.
Evinde beşikte bir bebeği bırakıp tabyaya yürüyen o genç kadın yıllar sonra bir sembole dönüştü.
Ama aslında sembol olan yalnız Nene Hatun değildi.
O gece Erzurum’da ortaya çıkan şey, bu milletin vatanla kurduğu bağdı.
Bu yüzden bazı geceler sıradan değildir.
Bazı geceler bir millet kendi gücünü, yüreğini ve birliğini yeniden hatırlar.
Bu topraklarda bazen beşikteki bir bebek yalnız kalabilir.
Ama vatan asla kaderine terk edilmez.
