HALKWEBDünyaİran–ABD–İsrail Savaşının İlk On Günü: Amerika’nın Küresel Otorite Kaybı

İran–ABD–İsrail Savaşının İlk On Günü: Amerika’nın Küresel Otorite Kaybı

Washington yönetimi İran’a saldırıyı başlatırken yarı motive edilmiş ve belirli çıkar çevrelerinin baskısıyla şekillenmiş bir ajanda ile hareket etti.

İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında yaşanan savaşın ilk on günü göstermiştir ki Amerika Birleşik Devletleri artık dünyanın “küresel jandarması” olma kabiliyetini ve otoritesini ciddi biçimde kaybetmektedir. Bu jeopolitik tabloyu anlamak için süreci üç aşamada değerlendirmek gerekir: ABD’nin savaşa girme amacı, sahadaki ilk gelişmeler ve ortaya çıkan uluslararası reaksiyonlar.

Öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girerken sahip olduğu motivasyonlara bakmak gerekir. Washington yönetimi İran’a saldırıyı başlatırken yarı motive edilmiş ve belirli çıkar çevrelerinin baskısıyla şekillenmiş bir ajanda ile hareket etti. Öncelikle başkan Trump’a yönelik Epstein dosyası baskısının bu kararın alınmasında inkar edilemez bir payı olduğu iddiaları göz ardı edilemez. Bu ajandanın arkasında hem ekonomik hem de stratejik hedefler bulunuyordu. ABD’nin hesaplarından biri enerji jeopolitiği ile ilgiliydi. Venezuela’dan elde ettiği düşük yoğunluklu petrol ile İran’da kurulabilecek kendisine yakın bir yönetimin sağlayacağı yüksek kaliteli petrolü birlikte değerlendirerek küresel enerji piyasasında son derece güçlü bir ekonomik avantaj elde etmeyi hedefliyordu. Bunun yanında Körfez ülkelerini İran tehdidi algısı üzerinden güvenlik baskısı altına alarak daha fazla silah satmak ve bu ülkelerin yatırımlarını yeniden tek adres olarak Amerika’ya yönlendirmelerini sağlamak da Washington’ın planları arasındaydı.

Bununla birlikte ABD bu savaş aracılığıyla yalnızca bölgesel değil küresel bir mesaj vermek istiyordu. Başta Rusya ve Çin olmak üzere alternatif güç merkezlerine askeri gücünü göstermek ve onları yeniden hizaya çekmek niyetindeydi. Aynı zamanda İsrail’in güvenliğini garanti altına alarak Orta Doğu’daki tek hâkim güç konumunu daha da pekiştirmek de bu stratejinin temel unsurlarından biriydi.

Amerika Birleşik Devletleri sahaya çıktığında ilk bombanın Tahran’a düşmesiyle birlikte başta NATO üyesi Avrupa ülkeleri olmak üzere bölgedeki müttefiklerinin hızla kendi yanında saf tutacağını varsaydı. Washington yönetimi bu beklentiyle hareket etti ve bir tür küresel kabadayılık refleksiyle operasyonu başlattı. Ancak ilk bombardımanın ardından ortaya çıkan tablo beklentilerin tam tersiydi. Saldırıdan sonra oluşan derin sessizlik ve gelişmelerin seyri, Washington açısından işlerin planlandığı gibi gitmediğini gösteriyordu.

İlk ciddi itiraz Avrupa’dan geldi. Bazı Avrupa devletleri ABD’nin başlattığı saldırıyı meşru görmediklerini açık biçimde ifade etti. Avrupa ülkeleri genel olarak bu savaşta kendileri açısından stratejik bir çıkar bulunmadığını ve bu nedenle Washington’ın yanında doğrudan yer almayacaklarını dile getirdiler. ABD’nin yoğun diplomatik baskısı Avrupa başkentlerinde kısa süreli bir tereddüt yaratsa da sahadan gelen gelişmeler ve özellikle Rusya ile Çin’in İran’a sağladığı siyasi ve stratejik destek Avrupa’nın mesafeli tutumunu daha da güçlendirdi.

Bu süreçte İran’ın doğrudan Körfez’deki Amerikan üslerini ve stratejik noktaları hedef alması da beklenenin aksine farklı bir sonuç doğurdu. Washington yönetimi bu saldırıların Körfez ülkelerini İran’a karşı birleştireceğini ve ABD’nin yanında savaşa sürükleyeceğini düşünüyordu. Ancak gelişmeler bunun tam tersini gösterdi. Birçok Körfez ülkesi doğrudan çatışmaya dahil olmak yerine temkinli bir tutum benimsedi ve hatta bazı çevrelerde ABD’nin politikalarına yönelik rahatsızlık açık biçimde dile getirilmeye başlandı. Washington Körfez ülkelerinin İran’a savaş ilan etmesini beklerken beklenmedik biçimde yeni yön arayışları ve itirazlarla karşı karşıya kaldı.

Bu süreçte ABD’nin çeşitli manipülasyon girişimleri ve sahte bayrak operasyonlarıyla müttefiklerini savaşa çekmeye çalıştığı da görüldü. Ancak bu girişimler de beklenen sonucu vermedi. Savaş fiilen Amerika ve İsrail’in İran’a karşı oluşturduğu dar bir cepheye dönüşürken küresel ölçekte önemli bir jeopolitik kırılma da ortaya çıkmaya başladı. Rusya ve Çin’in İran’a verdiği destek, başta Avrupa olmak üzere Amerikan müttefikleri üzerinde ciddi bir caydırıcılık etkisi yarattı.

Çok geçmeden Başkan Trump, yalnızca hava saldırılarıyla istenen sonuçların elde edilmesinin mümkün olmayacağını fark etti. Bu noktada sahaya kara unsurlarının sürülmesi gündeme geldi. Washington bu amaçla bölgedeki bazı paramiliter ve lejyoner yapıları devreye sokmayı planladı. Özellikle bazı Kürt gruplar ve bölgedeki örgütlerin İran’a karşı sahaya sürülmesiyle bir kara harekâtı başlatılması hedeflendi. Ancak Türkiye ve İran başta olmak üzere bölgedeki güçlü aktörlerin tutumu ve Rusya ile Çin’in devreye girmesi bu planların hayata geçirilmesini engelledi. Ayrıca İran’ın bu gruplara yönelik önleyici askeri hamleleri de olası bir kara operasyonunun önünü büyük ölçüde kesti.

Savaş ilerledikçe Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgede neredeyse tamamen yalnızlaştığı görülmeye başladı. Askeri kapasitesi ve teknolojik üstünlüğü hâlâ güçlü olsa da müttefiklerini doğrudan sahaya sürme kabiliyeti ciddi biçimde zayıflamıştı. Bu noktada bir başka girişim daha gündeme geldi ve Azerbaycan üzerinden yeni bir cephe oluşturulmaya çalışıldı. Ancak Rusya ve bölgedeki diğer aktörlerin devreye girmesi bu girişimin de geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesini engelledi.

Son tahlilde ortaya çıkan tablo oldukça nettir. Amerika Birleşik Devletleri askeri, teknolojik ve istihbarat üstünlüğüne rağmen artık müttefiklerini kendi yanında savaşa sokabilecek siyasi ağırlığı önemli ölçüde kaybetmiştir. İran gibi bölgesel bir güç karşısında bile başta NATO ülkeleri ve Körfez devletleri olmak üzere müttefiklerini sahaya süremeyen bir Amerika gerçeği ortaya çıkmıştır.

Bu koşullarda ABD İran’a karşı bu savaşı askeri olarak kazansa bile bunun bir “Pirus zaferi” olacağı şimdiden görülmektedir. Çünkü Washington’ın en büyük gücü askeri kapasitesinden çok kurduğu ittifak sistemiydi. Eğer bu ittifak sistemi çözülmeye başlıyorsa, bu durum küresel güç dengelerinde köklü bir değişimin habercisi olabilir.

Kanaatimce savaşın nihai sonucu ne olursa olsun Amerika Birleşik Devletleri artık “mahallenin otoriter kabadayısı” rolünü hızla kaybetmektedir. Eğer bu savaş Washington açısından bir başarısızlıkla sonuçlanırsa başta Körfez ülkeleri ve Avrupa devletleri olmak üzere birçok müttefik çok daha hızlı biçimde yönünü Asya’ya, özellikle de Çin’e çevirecektir. Böyle bir senaryoda Amerika Birleşik Devletleri yalnızca küresel liderlik konumunu kaybetmekle kalmayabilir; ekonomik ve siyasi gücünde ciddi bir aşınmayla karşı karşıya kalabilir. Bu aşınma, uzun vadede ABD’nin uluslararası sistemdeki konumunu G7 gibi yapılar içinde bile tartışmalı hale getirecek ölçüde derinleşebilir.

Daha da ileri bir ihtimal olarak, Amerikan iç siyasetindeki kırılmaların derinleşmesi durumunda federal yapının bile ciddi sınavlarla karşılaşabileceği bir döneme girilebilir. Belki de bugün yaşananlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel hegemonya döneminin sona erdiği ve yeni bir dünya düzeninin şekillenmeye başladığı sürecin ilk işaretleridir.

Bir jeopolitik ve kamu hukuku perspektifinden bakıldığında bu değerlendirmeler savaşın yalnızca ilk on gününde ortaya çıkan gelişmelere dayanan kabataslak tespitlerdir. Ancak mevcut göstergeler uluslararası sistemde önemli bir dönüşümün eşiğinde olabileceğimizi düşündürmektedir.

Dr. Sermet ERDEM/ Hukukçu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR