HALKWEBYazarlar8 Mart Dünya Devrimci-Emekçi Kadınlar Gününe Selam Olsun

8 Mart Dünya Devrimci-Emekçi Kadınlar Gününe Selam Olsun

Kapitalizm, Kadına değer vermez, Kadının emeğine, bedenine, tüketici gücüne ve yeniden üretim işlevine değer biçer.

0:00 0:00

Sekiz Mart’ı sadece “Tarihsel Bir Gün” olarak değil, Kadının Emek, Beden, Kimlik ve Özgürlük mücadelesinin çok katmanlı bir kavşağı olarak ele alınmalıdır. Hem tarihsel sürecinin arka planı, hemde günün öneminin işaret ettiği eksen üzerinden irdelemek önemlidir. Kapitalizm, Din-Kültür, Siyasal, Sosyal Ekonomik ve Toplumsal irdelemelerimizi ele aldığımızda, Leninist perspektif’in, Kürt ulusal kurtuluş Mücadele proğramının, Devrimci-Sosyalist yaklaşımın ve Kızılbaş-Alevi yaşam felsefesiyle genişletilmiş, derinleştirilmiş bir çerçeve içinde bakmakta önemli bir bakış açısını ortaya çıkartacaktır.

Sekiz Mart’ın tarihsel kökleri, emekçi Kadınların sanayi Kapitalizmi altında maruz kaldığı ağır sömürüye karşı ayağa kalktığı grevlere, yürüyüşlere, örgütlenmelere dayanır. New York’taki tekstil işçisi Kadınların daha iyi ücret, daha insanca çalışma koşulları ve Siyasal haklar için verdikleri mücadelenin tarihsel ve Toplumsal değerlerini ele alan Clara Zetkin’in uluslararası kadınlar günü önerisi, Rusya’da “Ekmek ve Barış” sloganıyla sokağa çıkan kadınların devrimin fitilini ateşlemesiyle uluslararası boyut kazanmıştır. Bütün bunlar bize şunu gösterir. Sekiz Mart, Kadının tarih sahnesine “Kurban” olarak değil, özne olarak çıkışının sembolik yoğunlaşma noktasıdır. Yani Sekiz Mart, “Kadına Çiçek Verme Günü” değil, Kadının sınıfsal, Siyasal ve Kültürel zincirleri kırma iradesinin tarihsel hafızasıdır.

Buradan günümüze, Kapitalist sistemin Kadına verdiği “Değer” meselesine geçince, çıplak gerçek şudur. Kapitalizm, Kadına değer vermez, Kadının emeğine, bedenine, tüketici gücüne ve yeniden üretim işlevine değer biçer. Kadın, Kapitalist sistemde üç ana düzeyde sömürülür. Birincisi, ücretli emek alanında daha düşük ücret, güvencesizlik, esnek çalışma ve kayıt dışı Ekonominin tanzim edilmesi. İkincisi, ev içi görünmeyen Emek alanında yemek, temizlik, çocuk, yaşlı bakımı, ücretsiz ve doğal sayılan bir hizmetçi konumuna itilme gerçeği. Üçüncüsü, bedeninin metalaştırılması, cinselliğinin pazarlanması, güzellik ve moda endüstrisi üzerinden sürekli tüketim nesnesi ve hedefi haline getirilmesi gerçeğidir. Kapitalizm, Kadını “Özgür Birey” söylemiyle vitrine koyarken, arka planda onu hem sürekli üretim sürecinde hemde üretim sürecinde maksimum karın taşıyıcısı haline getirir. Yani kapitalist sistemin Kadına verdiği “Değer”, aslında Kadının insan olarak değil, kar üreten bir araç olarak değeridir.

Din ve kültürlerin Kadına biçtiği rol ise, çoğu zaman bu Ekonomik sömürüyü ideolojik olarak meşrulaştıran bir zemin üzerinden işlevleştirilmesi olarak görür. Ataerkil din yorumları, Kadını “Ailenin Namusu”, “Erkeğin Tamamlayıcısı”, “İtaatkar Eş ve Fedakar Anne” kalıplarına hapseder. Kadının bedeni, giyimi, sesi, kahkahası, sokağa çıkışı, çalışması, mirası, tanıklığı, yaşamda insanı ilgilendirecek her alanda Kadının üzerinde bir denetim ağı örülür. Bu ağ, sadece Dini vecibelerin belirlendiği fetvalar ve yazılı metinlerden değil, yüzyıllar boyunca Erkek-Egemen iktidarların Dini söylemi kendi çıkarlarına göre eğip bükmesinden beslenir. Kültürel kodlarda bunu pekiştirir. Birçok söylem uydurulup toplumun hafızasına kaydedilmiş. “El Alem Ne Der?”, “Kadın Kısmı Şöyle Yapmaz”, “Kadın Erkeğinin Sözünü Dinler” gibi cümleler, Kadının özneleşmesini daha çocukluktan itibaren bastıran görünmez zincirlerdir. Böylece Din ve Kültür, çoğu zaman kadını itaat, sabır, fedakarlık ve sessizlik üzerinden tanımlar, buda Kapitalist-Ataerkil düzenin işine gelir, çünkü sorgulamayan, itiraz etmeyen, kendini feda etmeye hazır bir kadın figürü, hem evde hem işte “İdeal, Ucuz İşgücü” ve “İdeal Bastırılmış İtaatkar” olarak işlev görür.

Lenin’in “Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz” tezi, bu tabloya devrimci bir kırılma noktası ekler. Bu cümle, iki yönlü bir gerçeği işaret eder. Birincisi, Kadınların aktif katılımı olmadan gerçek bir toplumsal Devrim mümkün değildir, çünkü toplumun yarısını oluşturan Kadındır ve Öteki yarısınıda doğuran Kadın, en ağır sömürüyü yaşayan kesimdir. Eğer bu kesim Devrim sürecinin dışında tutulursa, Devrim hem eksik hemde kırılgan olur. İkincisi, sadece bireysel özgürlükler veya hukuksal reformlarla Kadının tam kurtuluşu sağlanamaz, Kadının kurtuluşu, üretim ilişkilerinin, mülkiyet yapısının, sınıfsal sömürünün kökten dönüştüğü bir Devrimci süreçle mümkündür. Yani Leninist bakış açısı, Kadının Kurtuluşunu ne sadece “Kadın Erkek Eşitliği” söylemine indirger, nede onu sınıf mücadelesinden kopuk bir kimlik mücadelesi olarak görür. Tam tersine, kadın özgürlüğünü Devrimci dönüşümün hem koşulu hem sonucu olarak kavrar.

Kürt halkının ulusal kurtuluş programında Kadına biçilen rol, bu bağlamda tarihsel olarak çok önemli bir deneyim alanı açar. Özellikle son kırk yılda, Kürt özgürlük hareketi içinde Kadınlar, sadece “destekçi” yada “Arka Plandaki Fedakar Anne” rolünü reddederek, silahlı mücadeleden siyasete, yerel yönetimlerden ideolojik üretime kadar her alanda özneleşen bir konuma yükselmişlerdir. “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı, Kadının Özgürlüğünü ulusal kurtuluşun merkezine yerleştiren bir perspektifi ifade eder. Burada kadın, sadece “Ulusun Namusu” olarak değil, ulusun özgürleşme sürecinin kurucu öznesi olarak tanımlanır. Eşbaşkanlık sistemi, kadın kotası, kadın meclisleri, kadın savunma birlikleri gibi pratikler, kadının özgürlüğünü programatik ve örgütsel düzeyde güvence altına alma çabasıdır. Bu, ulusal kurtuluş mücadelesi ile Kadın Özgürlük Mücadelesinin birbirini beslediği, birbirinden güç aldığı bir modeldir.

Devrimci-Sosyalistlerin programatik olarak Kadın sorununa bakışı ise, tarihsel olarak dalgalı ama yönü net bir çizgi taşır. Bir yandan klasik Sosyalist hareket içinde uzun süre “Önce Sınıf Mücadelesi, Kadın Sorunu Sonra” gibi indirgemeci yaklaşımlar görülmüş, Kadın sorunu tali, ikincil, “Devrimden Sonraya Ertelenecek” bir mesele gibi ele alınmıştır. Ancak hem teorik hem pratik deneyimler, şunu açıkça göstermiştirki, Kadın sorunu ertelendiği her yerde, Devrimci mücadelenin kendi içinde bile ataerkil yapıyı yeniden üretilmişin resmi olarak ortaya çıkmış, örgüt içi cinsiyetçi işbölümü, Erkek egemen karar mekanizmaları, Kadın Yoldaşların görünmezliği gibi sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Çağdaş-Demokratik Devrimci-Sosyalist programlar, Kadın özgürlüğünü artık “Ek Bir Başlık” altında değil, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir bileşeni olarak, Devrimci stratejinin kurucu ekseni içerisinde ele almak zorunda kalınmıştır. Kadın komisyonları, bağımsız Kadın örgütlenmeleri, cinsel taciz ve şiddete karşı iç tüzükler, eşit temsiliyet ilkeleri gibi araçlar, bu programatik dönüşümün somut ifadesi olmalıdır.

Kızılbaş-Alevi yaşam felsefesinde Kadının değeri ise, hem tarihsel hemde onun varlık sebebi bir derinlik taşır. Kızılbaş-Alevi yolunda kadın, sadece “Eş” yada “Anne” olarak değil, yolun yarısı, hakikatin aynası, cem’in eşit canı olarak görülür. “Kadın-Erkek Birer Can” anlayışı, cinsiyetler arası hiyerarşiyi red eden, varoluşu ikili karşıtlıklar üzerinden değil, birlik ve denge üzerinden kavrayan bir bakış açısıyla değerlendirilir. Cemlerde Kadın ve Erkek yan yana, diz dize oturur, bu, sadece ritüel bir detay değil, varlığının gerçek kabulü bir eşitlik ilanıdır. Kızılbaş-Alevi geleneğinde Kadının sözü, tanıklığı, aklı ve sezgisi, yolun hakikat arayışında vazgeçilmez olarak kabul edilir. Bu, hem Feodal-Ataerkil Kültüre hemde Dinin ataerkil yorumlarına karşı tarihsel bir direnç hattını oluşturur.

Elbette pratikte her zaman bu ilkelere tam uyulmamış, tarihsel baskılar, asimilasyon ve içe sızan ataerkil kodlar nedeniyle çelişkiler yaşanmıştır, ama Felsefi-Ruhsal çekirdek, Kadını hakikatin eşit ortağı olarak konumlandırır. Bütün bu eksenleri Sekiz Mart’ın tarihsel süreciyle birlikte düşündüğümüzde, ortaya şöyle bir çerçeve çıkar. Sekiz Mart, sadece geçmişteki grevlerin, yürüyüşlerin, Devrimci çıkışların anıldığı bir gün değil, Kapitalist sömürünün, Dini-Kültürel ataerkil kodların, Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinin, Devrimci programların ve İnanç-Felsefe dünyalarının Kadına nasıl baktığını sorguladığımız, yeniden tanımladığımız bir bilinç günüdür. Kapitalist sistem Kadını metalaştırırken, Din ve Kültür ise, Kadının Erkek eğemen sistemine itaat etmeye zorlamaya daha uygun görür.

Devrimci-Sosyalist Mücadele platformu ise, Kadını Devrimin kurucu öznesi olarak görür. Kürt ulusal kurtuluş programı, Kadının özgürlüğünü ulusun özgürlüğüyle iç içe geçtiğine vurgu yapar Kızılbaş-Alevi yaşam felsefesi ise, Kadını varoluşun yarısı, hakikatin aynası olarak kavrar. Bu gün, Kadının sadece “Hak Talep Eden” değil, Tarihi, Devrimi, Kültürü, İnancı ve Geleceği kuran özne olarak yeniden ilan edildiği gündür. Kadın olmadan Devrim olmaz, Devrim olmadan Kadın kurtulmaz. Ama aynı zamanda şunuda eklemekte fayda var, Kadın Özgürleşmeden toplum özgürleşmez, Toplum Özgürleşmeden Kadın gerçek anlamda Özgürleşemez. Kızılbaş-Alevi yolunun derin söylemiyle, yerinden gelen o cümleyle bağlayabiliriz. Kadın-Erkek bir can olmadan, hakikat tamamlanmaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI