Alevi‑Kızılbaş toplulukların Anadolu’daki tarihsel varlığı, yalnızca bir inanç geleneğinin serüveni değildir, bu, devlet merkezli iktidarların yüzyıllar boyunca sürdürdüğü baskı, sürgün, katliam ve demografik mühendislik politikalarının kesintisiz bir sürekliliğidir. Bu süreklilik, Mezopotamya’nın kadim halklarının zorunlu göçlerinden başlayarak, Selçuklu’nun geleneksel derviş hareketlerini bastırmasına, Osmanlı’nın Safevi karşıtı seferlerine, Cumhuriyet’in Ulus‑Devlet inşası sırasında uygulanan asimilasyon ve inkar politikalarına kadar uzanan geniş bir tarihsel çizgi oluşturur. Devletin değişen biçimlerine rağmen değişmeyen zihniyeti, Alevi‑Kızılbaş toplulukları her dönemde “Tehlikeli Unsurlar”, “Sapkın”, “İsyancı” ya da “Devletin Tek Tip Projesine uymayan öteki” olarak kodlamış, bu kodlama onların yaşadığı coğrafyayı, nüfus yapısını, kültürel sürekliliğini ve toplumsal hafızasını derinden etkilemiştir.
Osmanlı’nın 16. yüzyılda Safevi Devleti ile girdiği çatışma, Kızılbaş kimliğini doğrudan hedef haline getiren bir kırılma yarattı. Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e karşı yürüttüğü seferler, yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda Anadolu’daki Geleneksel topluluklara yönelik büyük bir iç tenkil operasyonuydu. Bu dönemde çıkarılan fermanlar, Kızılbaşları “Rafızi”, “Zındık”, “Fesat Ehli” ve “Safevi ajanı” olarak tanımlıyor, bu tanım, Kızılbaşların topluca idam edilmesine, köylerinin yakılmasına, mallarına el konulmasına ve aşiret yapılarının dağıtılmasına zemin hazırlıyordu. Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Erzincan, Maraş, Malatya, Tarsus, Adana, Kayseri, Niğde, Karaman hattı, devletin “Şüpheli Nüfus” olarak işaretlediği bölgelerin başında geliyordu. Bu bölgelerde yaşayan Kızılbaş topluluklar, hem askeri seferler hemde idari kararlarla sürekli gözetim altında tutuldu, kimi zaman köyler topluca boşaltıldı, kimi zaman aileler seçilerek uzak sancaklara sürüldü.
Bu dönemin en belirgin uygulamalarından biri Kıbrıs sürgünleriydi. 1571’de Kıbrıs’ın fethinden sonra ada, Osmanlı için hem stratejik bir askeri üs hemde “Sakıncalı Görülen Unsurların” uzaklaştırılacağı bir sürgün alanı haline geldi. 1572 tahririnde adanın büyük bölümünün boş olduğu tespit edilince, Konya, Karaman, Niğde, Kayseri, Aksaray, İçel, Adana, Maraş, Sivas, Tokat, Amasya gibi sancaklardan aileler Kıbrıs’a gönderildi. Resmi kayıtlarda bu nüfus “Şenlendirme” amacıyla gönderilmiş gibi görünsede, modern araştırmalar bu grupların önemli bir kısmının Kızılbaş olarak fişlenmiş topluluklar olduğunu gösterir. Bu sürgünler, yalnızca cezalandırma değil, aynı zamanda Kızılbaş toplulukların kendi coğrafi bağlamlarından koparılması, sosyal dokularının parçalanması ve Devlet kontrolünün dışındaki örgütlenme biçimlerinin dağıtılması anlamına geliyordu. Lefkoşa, Mağusa, Larnaka çevresi, bu sürgünlerin yoğunlaştığı alanlardı, Anadolu’dan koparılan aileler, adanın farklı bölgelerine dağıtılarak birbirleriyle bağ kurmaları engellenmeler proğramlandı.
Osmanlı Despotizminin Alevi‑Kızılbaş topluluklara yönelik en sistematik politikalarından biride Demografik mühendisliğin uygulanmasıydı. Devlet, “Sadakati Şüpheli” gördüğü bölgelerde nüfus yapısını değiştirmek için Balkanlar, Kafkaslar ve kısmen Afganistan’dan gelen nüfusu stratejik biçimde yerleştirdi. 18. ve 19. yüzyıllarda Balkan muhacirleri, Rumeli’den gelen Türk ve Müslüman nüfus, Batı ve Orta Anadoluya yerleştirildi. Bursa, Balıkesir, Kütahya, Eskişehir, Bilecik, Manisa, Aydın, İzmir, Çanakkale hattı, İç Anadolu’da Ankara, Konya, Kayseri, Yozgat, Kırşehir, Çorum, Çankırı gibi sancaklar, bu Demografik değişimin merkezindeydi. Bu bölgelerin bir kısmı zaten Alevi‑Kızılbaş köylerinin bulunduğu alanlardı, özellikle Kırşehir, Yozgat, Çorum, Tokat, Amasya, Sivas hattı, hem Kızılbaş nüfusun yoğun olduğu hemde yeni yerleştirilen Sünni muhacir nüfusla çevrelendiği bir bölgeye dönüştü. Bu yerleştirmeler, Alevi‑Kızılbaş toplulukların kendi coğrafyalarında azınlık konuma getirilmesi, sosyal ve kültürel etkilerinin kırılmasına ve devletin istediği “Denge”nin kurulmasına hizmet etti.
Uygulanan Demografik mühendislik yalnızca nüfus yerleştirme yoluyla değil, aynı zamanda Alevi‑Kızılbaş coğrafyasının ekonomik, idari ve askeri olarak yeniden düzenlenmesiyle de yürütüldü. Alevi köylerinin çoğu zaman zorla alınan vergi yükümlülükleri artırılarak, ticaret yollarından dışlanarak, idari merkezlerden uzak tutulup marjinalleştirilerek cezalandırıldı. Devlet, Alevi‑Kızılbaş toplulukların kendi iç örgütlenmelerini zayıflatmak için aşiret reislerini, Ocak Dedelerini ve yerel önderleri hedef aldı, kimi zaman rüşvet, kimi zaman baskı, kimi zaman sürgün yoluyla bu yapıları dağıtmaya çalıştı. Böylece Alevi‑Kızılbaş toplulukların hem coğrafi hem sosyal hemde kültürel bütünlüğü sistematik biçimde parçalandı.
Cumhuriyet’le birlikte Sızma, Tasfiye ve Yeni Sindirme Projeleri
Cumhuriyet’in kuruluşuna gelindiğinde, Alevi‑Kızılbaş toplulukların yaşadığı baskı biçim değiştirdi ama özü değişmedi. Osmanlı’nın “Tehlikeli Unsur” olarak kodladığı bu topluluklar, yeni Ulus-Devletin “Tek Millet, Tek din, Tek kimlik” projesi içinde yeniden hedef haline getirildi. Devletin biçimi Osmanlı Despotizmine göre değişmişti ama zihniyeti değişmemişti. Osmanlı’nın Gelenekselleşmeye karşı geliştirdiği güvenlikçi yaklaşım, Cumhuriyet döneminde modern kurumlarla, yasalarla ve ideolojik aygıtlarla yeniden üretildi. Bu dönemde Alevi‑Kızılbaşlar hem inkar politikalarına hemde doğrudan Devlet şiddetine maruz kaldı, kimlikleri, inançları ve coğrafyaları yeni rejimin “İç Tehdit” tanımının merkezine yerleştirildi.
Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte Anadolu’nun birçok bölgesinde Aşiretler, Ocaklar ve Topluluklar kendi ulusal ve kültürel kimliklerini korumak için daha görünür bir mücadele içine girdiler. Özellikle Kürdistan coğrafyasında ve Dersim eyaletinde, hem Alevi‑Kızılbaş hemde Sünni‑Kürt Aşiretleri, Osmanlı despotizminin dağılmasıyla oluşan boşlukta kendi özerkliklerini güçlendirme arayışına yöneldiler. Bu arayış, kimi yerlerde özerklik talepleri, kimi yerlerde yerel yönetim biçimleri, kimi yerlerde ise kültürel direniş pratikleri olarak ortaya çıktı. Ancak bu hareketlilik, yeni kurulmakta olan Cumhuriyet kadroları tarafından “Bölücülük”, “Gericilik” ve “Devlet Otoritesine Meydan Okuma” olarak kodlandı. Böylece Osmanlı’nın son döneminde başlayan güvenlikçi yaklaşım, Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha sistematik bir hal aldı.
Mustafa Kemal ve yakın çevresi, daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce, Anadolu’daki Aşiretlerin iç dinamiklerini çözmek ve kontrol altına almak için kapsamlı bir sızma stratejisi geliştirdi. Aşiretlerin içine temsilciler, ajanlar, “Güvenilir Adamlar” ve istihbarat unsurları yerleştirildi. Bu sızma faaliyetleri, hem Aşiretlerin iç yapısını zayıflatmayı hemde ileride yapılacak sindirme operasyonlarının zeminini hazırlamayı amaçlıyordu. Özellikle Sivas, Erzincan, Mameki, Erzurum Kars, Muş, (Dersim Eyaleti) ve çevresindeki Aşiretler, hem Osmanlı’nın son döneminde hemde Milli Mücadele sürecinde kendi kimlikleri doğrultusunda hareket ediyorlardı. Cumhuriyet kadroları bu toplulukları, yeni devletin merkeziyetçi yapısına tehdit olarak gördü.
Bu dönemin en büyük kırılma noktası, 1922 Koçgiri Katliamıdır. Koçgiri, yalnızca bir “İsyan” değildi, Alevi‑Kızılbaş ve Kürt toplulukların kendi kimlikleriyle var olma talebiydi. Cumhuriyet kadroları bu talebi, daha Devlet resmen kurulmadan “Bölücülük” olarak damgaladı. Topal Osman ve milis güçleri bölgeye gönderildi ve büyük bir katliam gerçekleştirildi. Köyler yakıldı, insanlar öldürüldü, Aşiret yapıları dağıtıldı. Bu operasyon, Cumhuriyet’in Alevi‑Kızılbaşlara yönelik politikasının ilk büyük işaretiydi. Osmanlı’nın “Tehlikeli Unsur” mantığı, yeni Devlet tarafından devralınmıştı. Koçgiri, Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisinin Alevi‑Kızılbaş kimliğini nasıl konumlandırdığını açıkça gösteren bir eşikti.
Cumhuriyet’in ilanından sonra bu mantık kurumsallaştırıldı. 1925 Şark Islahat Planı, doğrudan Alevi‑Kızılbaş ve Kürt bölgelerini hedef alan bir “İç Kolonizasyon=Sömürgecilik” projesiydi. Plan, bölgenin askeri denetim altına alınmasını, Aşiret yapılarının dağıtılmasını, zorunlu göçleri, Sürgünleri, Ekonomik kuşatmayı ve Kültürel asimilasyonu içeriyordu. Bu plan, Osmanlı’nın Kızılbaşlara yönelik Sindirme mantığının modern bir versiyonuydu. Devlet, bu planla birlikte Alevi‑Kızılbaş coğrafyasını “Islah Edilmesi Gereken” bir alan olarak tanımladı, bu tanım, ileride yapılacak operasyonların ideolojik temelini oluşturdu.
Aynı dönemde çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu, görünürde tarikatları kapatıyordu, ancak pratikte Alevi‑Kızılbaş ocak sistemini hedef aldı. Ocaklar, Dedelik kurumu, Cem Ritüelleri, Topluluk örgütlenmesi bu yasayla “Yasadışı” hale getirildi. Bu durum, Alevi‑Kızılbaş inanç sisteminin toplumsal omurgasına vurulan en ağır darbelerden biriydi. Devlet, Alevi‑Kızılbaşların kendi iç örgütlenmelerini dağıtarak onları resmi ideolojinin içine çekmeyi amaçladı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, Devletin Sünni‑Hanefi yorumu “Resmi Din” olarak tanımlamasının kurumsal adımıydı. Alevilik bu yapının dışında bırakıldı ve yok sayılıp tanınmadı.
Cumhuriyet’in en önemli projelerinden biride, Diyanet’in bütçesi, yetkileri ve ideolojik rolü zamanla genişletildi, böylece Devletin din politikası Sünni‑Hanefi ekseninde kurumsallaştı. Alevi‑Kızılbaş topluluklar bu yapının dışında bırakılarak hem Dini hem Kültürel olarak marjinalleştirildi. İmam Hatip okullarının açılması, Sünni‑Hanefi din adamı yetiştirme projesiydi. Bu okullar, Alevi bölgelerinede yaygınlaştırıldı, daha sonra genişletilen Yatılı Bölge okulları projesiyle, Alevi çocukların Sünni‑Hanefi doktrinle eğitilmesi hedeflendi. Bu, kültürel asimilasyonun eğitim ayağıydı. Devlet, eğitim sistemi üzerinden Alevi‑Kızılbaş kimliğini görünmez kılmayı amaçladı.
Projeyi Devlet sistemine dönüştüren ana omurgadan biride, İzmir İktisat Kongresidir. Görünürde Ekonomik bir kongreydi, ancak İngiliz sermayesinin belirgin olduğu kongrede savunulan Alman Mandacılığı modeline öz olarak Avrupa sermayesinin esas alındığı Ulus-Devlet Kapitalizmi, Bütünlükçü bir ulusal kimlik yaratmayı hedefliyordu. Bu model, Alevi‑Kızılbaşların tarihsel olarak taşıdığı çok kültürlü, çok inançlı, çok kimlikli toplumsal yapıyla çelişiyordu. Kongrede alınan kararlar, ileride uygulanacak Ekonomik ve Kültürel baskı politikalarının temelini oluşturdu.
Bu süreç, 1937‑38 Dersim Katliamı sürecinde doruğa ulaştı. Dersim, hem Alevi‑Kızılbaş kimliğinin hemde Kürt kültürel özerkliğinin en güçlü olduğu bölgeydi. Devlet, bu bölgeyi “Islah Edilmesi Gereken” bir alan olarak tanımladı. Mustafa Kemal, Dahada güçlü bir söylemle, Mameki bir çıbandır, behemal tedavi edilmeli diyerek Meclis Raporlarına kaydettirdiği bir operasyondur. Yalnızca askeri bir harekat değil, aynı zamanda bir kimliğin inkarı ve soykırımdı. On binlerce insan öldürüldü, binlerce çocuk ailelerinden koparıldı, köyler yakıldı, insanlar sürgün edildi. Dersim, Alevi‑Kızılbaş hafızasında kapanmayan bir yara olarak kaldı. Dönemin Bakanı İhsan Sabri Çağlayangilin anılarında birçok detay incelendiğinde, Askeri Harekatdan çok bir soykırıma tekabül eden bir katliamdır.
1950’lerden itibaren, Alevi‑Kızılbaş topluluklar bu kez “Faili Meçhul” adı verilen ama aslında Devletin gölgesinin açıkça hissedildiği saldırılara maruz kaldı. 1971 Kızıldere, 1971 İdamlar, 1978 Malatya, Maraş Katliamı, 1980 Çorum ve Sivas Katliamları, 1993 Madımak Katliamı, 1995 Gazi Mahallesi saldırıları, Alevi‑Kızılbaş toplulukların sistematik biçimde hedef alındığı olaylardı. Bu saldırıların ortak özelliği, devletin ya doğrudan müdahil olması yada saldırıları engellemek için hiçbir şey yapmamasıydı. Bu olaylar, Alevi‑Kızılbaş toplulukların yalnızca tarihsel değil, güncel olarakda Devlet şiddetinin hedefi olduğunu gösteriyordu.
Bütün bu süreçler birlikte düşünüldüğünde, Alevi‑Kızılbaş felsefesi ve yaşam biçimine göre yaşayanların tarihi sürgünlerin, katliamların, Demografik mühendisliğin, inkarın ve Devlet şiddetinin iç içe geçtiği bir tarih olarak karşımıza çıkar. Bu tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların toplamı değil, aynı zamanda bugün hala devam eden bir hafızanın mücadelesidir. Alevi‑Kızılbaş yaşam felsefesi, bütün bu baskılara rağmen, inançlarını, kültürlerini, sözlü geleneklerini, Cem Ritüellerini, Ocak sistemini ve Yol-Erkanlarını koruyarak varlıklarını sürdürmüş olsada, Devletin her döneminde karşılarına çıkan şiddet ve inkar politikalarına rağmen, kendi iç dayanışma ağlarıyla ayakta kalmayı başarmışlardır.
Cumhuriyet’in Kurumsal Sindirme Mekanizmaları İdeolojik İnşa, Hukuki Çerçeve ve Devletin Yeni Araçları. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Devletin Alevi‑Kızılbaş felsefesine yönelik yaklaşımı biçim değiştirdi, fakat özünde hiçbir dönüşüm yaşanmadı. Osmanlı’nın “Tehlikeli Unsur”, “Sapma”, “Devlete Sadakatsiz Topluluk” olarak kodlanan Alevi‑Kızılbaş kimliği, bu kez modern Ulus-Devletin “Tek Millet, Tek Din, Tek Dil, Tek Kimlik” projesi içinde yeniden hedef haline getirildi. Devletin yeni ideolojik omurgası, Sünni‑Hanefi İslam ile Turancı‑Türk faşizmi birleşiminden oluşuyordu. Bu birleşim, Alevi‑Kızılbaş kimliğini hem Dini hem Etnik hemde Kültürel düzeyde dışlayan bir çerçeve yarattı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan kurumlar, çıkarılan yasalar, hazırlanan raporlar ve uygulanan politikalar, Alevi‑Kızılbaş yaşam felsefesine göre yaşanan coğrafyasında, İnanç sistemini, Toplumsal örgütlenmesini ve Kültürel sürekliliğini hedef alan sistematik bir sindirme mekanizması oluşturdu.
Bu mekanizmanın en önemli ayaklarından biri Milli Şef İsmet İNÖNÜ’nün hazırladığı 1925 Şark Islahat Planı oldu. Bu plan, görünürde “Doğu’nun geri kalmışlığını ortadan kaldırmak” amacıyla hazırlanmış olsada, ancak içeriği incelendiğinde, planın doğrudan Alevi‑Kızılbaş ve Kürt bölgelerini hedef alan bir iç “Kolonizasyon=Sömürgecilik” projesi olduğu görülür. Plan, bölgenin askeri denetim altına alınmasını, Aşiret yapılarının dağıtılmasını, zorunlu Göçlerin uygulanmasını, Ekonomik kaynakların Devlet kontrolüne geçirilmesini ve Kültürel asimilasyonun hızlandırılmasını öngörüyordu. Alevi‑Kızılbaş coğrafyası, bu planla birlikte “Islah Edilmesi Gereken” bir alan olarak tanımlandı. Bu tanım, ileride yapılacak askeri operasyonların, Sürgünlerin ve Katliamların İdeolojik temelini oluşturdu. Şark Islahat Planı, Cumhuriyet’in Alevi‑Kızılbaşlara yönelik politikasının yalnızca bir parçası değil, aynı zamanda bütün bir yüzyılı şekillendiren ana çerçevesiydi.
Bu dönemde çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu, görünürde Tarikatları kapatmayı amaçlıyordu, ancak pratikte Alevi‑Kızılbaş Ocak sistemini hedef aldı. Alevi inanç yapısının omurgasını oluşturan Ocaklar, Dedelik kurumu, Cem Ritüelleri ve Toplumun örgütlenmesini bu yasayla “Yasadışı” ilan edilmiş oldu. Devlet, Alevi‑Kızılbaşların kendi iç örgütlenmelerini dağıtarak onları resmî ideolojinin içine çekmeyi amaçladı. Bu yasa, Alevi‑Kızılbaş toplulukların bin yıllık inanç sürekliliğini kırmayı hedefleyen en güçlü hukuki araçlardan biriydi. Ocakların kapatılması, yalnızca bir Dini Kurumun kapatılması değil, aynı zamanda bir Toplumsal hafızanın, bir Kültürel aktarım mekanizmasının ve bir kimlik sürekliliğinin kesintiye uğratılması anlamına geliyordu.
Cumhuriyet’in kurumsal sindirme mekanizmasının en güçlü araçlarından biride Diyanet İşleri Başkanlığı oldu. 1924’te kurulan Diyanet, devletin Sünni‑Hanefi mezhebinin “Resmi Din” olarak tanımlamasının kurumsal adımıydı. Alevilik bu yapının dışında bırakıldı ve yok sayılarak tanınmadı. Diyanet’in bütçesi, yetkileri ve ideolojik rolü zamanla genişletildi, böylece Devletin Din politikası Sünni‑Hanefi Mezhebi ekseninde Tarikatlar üzerinden kurumsallaştı. Alevi‑Kızılbaş topluluklar bu yapının dışında bırakılarak hem Dini hem Kültürel olarak marjinalleştirildi. Diyanet’in hutbeleri, yayınları, eğitim programları ve kadroları, Alevi‑Kızılbaş kimliğini görünmez kılmakla kalmadı, aynı zamanda bu kimliği “İslam Dışı”, “Sapma”, “Yanlış İnanç” olarak kodlayan bir ideolojik çerçeve oluşturdu. Merkezi yerleşkelere yakın olan birçok aşiret Sunnileşti ve Merkezi yerleşkelerden uzak aynı Aşiret Kızılbaş-Alevi olarak baskı altında yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakıldı.
