Siyasette söz, bazen eylemin önüne geçer. Bazen bir cümle, bir köprüyü yıkar; bazen bir paragraf, yılların emeğini gölgeler. Ve bazen de insan, en çok kendi dilinden zarar görür. Son günlerde yaşananlar, tam da bu gerçeği hatırlatıyor: Hiçbir şeyden çekmedi dilinden çektiği kadar, yazık oldu Özgür Efendi’ye.
Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın partisinden istifası elbette başlı başına siyasi bir sorun. Üstelik 2024 yerel seçimlerinden bu yana istifalar ve iktidar partisine geçen başkanların sayısı oldukça fazla. Yerel yönetim dengeleri, parti içi hizipler, yaklaşan seçim hesapları… Bunların hepsi konuşulabilir, tartışılabilir. Ancak tartışmanın tonu ve liderliğin verdiği refleks, en az olayın kendisi kadar belirleyici.
Özgür Özel’in istifa sonrası attığı mesajlar, içerikten çok üslubuyla öne çıktı. Siyasette sertlik yeni değil; Türkiye muhalefeti uzun süredir hem iktidarın baskıcı diline hem de kendi iç gerilimlerine karşı yüksek tansiyonlu bir retorik kullanıyor. Ancak muhalefet liderliği başka bir şeydir. O makam, öfkeyi yönetme, kırgınlığı soğukkanlılığa dönüştürme ve dağılma riskini toparlayıcı bir çerçeveye oturtma sorumluluğu taşır.
Tam da bu noktada sorun başlıyor.
Bir belediye başkanının istifası karşısında verilen tepki, parti tabanını konsolide etmek amacıyla sertleştirilebilir. Fakat öfke kontrolünü yitirmiş izlenimi veren mesajlar, yalnızca hedef alınanı değil; liderin kendi otoritesini de zedeler. Çünkü liderlik, en çok kriz anında sınanır. Ve kriz anında kullanılan dil, güven duygusunu ya tahkim eder ya da aşındırır.
Özel’in mesajları, parti içi disiplin vurgusunu güçlendirmek yerine, “merkezde bir huzursuzluk var” algısını besledi. Muhalefet seçmeni, uzun süredir dağınıklık, strateji belirsizliği ve iç çekişmeler nedeniyle yorgun. Bu yorgunluk ortamında liderin dili, güven veren bir liman olmalıydı. Oysa ortaya çıkan tablo, duygusal bir reaksiyonun stratejik aklın önüne geçtiği izlenimini yarattı.
Siyasette güven iki yönlüdür: Liderin kadrolarına duyduğu güven ve kadroların lidere duyduğu güven. Bu iki bağdan biri zayıfladığında çatlak büyür. İstifa eden bir belediye başkanı, tek başına bir krizi temsil etmeyebilir; ancak verilen tepki, diğer yerel aktörlere güçlü bir mesaj gönderir. Bu mesaj ya “parti içinde farklı görüşlere alan var ama disiplin esastır” olur ya da “merkezle ters düşmenin bedeli ağırdır.” İkinci mesajın tonu yükseldikçe, sadakat artmaz; korku artar. Korku ise uzun vadede çözülmeyi hızlandırır.
Muhalefetin temel iddiası demokratikleşme, çoğulculuk ve ifade özgürlüğü ise, bu değerlerin önce parti içinde görünür olması beklenir. Elbette her siyasi partinin/yapının sınırları vardır; ancak bu sınırlar bağırarak değil, kurumsal mekanizmalarla çizilir. Medya önünde yapılan sert çıkışlar, liderin gücünü göstermekten çok, sabrının sınırlarını gösterir.
Bu noktada mesele yalnızca bir belediye başkanının istifası değil; muhalefetin iktidar alternatifi olma iddiasının nasıl taşındığıdır. İktidarı eleştirirken kullanılan “otoriter dil” suçlaması, muhalefet içi tartışmalarda da benzer bir sertlik üretirse, seçmen zihninde fark silikleşir. Seçmen şunu sorar: “Yarın ülkeyi yönetecek olanlar, kendi içlerinde bu dili kullanıyorsa, kriz anında devleti nasıl yönetecek?”
Belki de en acı olan şu: Bu tür çıkışlar, esas politik tartışmayı gölgede bırakıyor. Keçiören’de ne oldu? İstifanın arkasında hangi politik ya da idari gerekçeler var? Parti içi hangi yapısal sorunlar bu kopuşu hazırladı? İki yıl önce başka siyasi hareketlerden gelerek CHP’den seçilen başkanların parti aidiyetini hissetmeleri için gerekenler yapıldı mı? Bu sorular yerine, tartışma liderin üslubuna sıkışıyor. Söz, siyasetin özünü örtüyor.
Oysa liderlik, en çok kelimelerle inşa edilir. Kelimeler, ya köprü olur ya duvar. Özgür Özel’in önünde hâlâ bir fırsat var: Bu krizi, daha kapsayıcı ve kurumsal bir iletişimle yeniden çerçevelemek. Öfkeyi değil, soğukkanlılığı; kişisel kırgınlığı değil, kolektif hedefi öne çıkaran bir dil, hem parti içi güveni hem de seçmen nezdindeki krediyi güçlendirebilir.
Parti içindeki her kriz anında ‘bizden önce/bizim dönemimizde’ söylemini dolaşıma sokmak, yeri geldiğinde dönüp kendilerini de vuran bir silaha dönüştü.
Tarih, küçük krizlerin büyük kırılmalara dönüştüğü anları not eder. Ve o notlarda çoğu zaman şu cümle yer alır: “Hiçbir şeyden çekmedi dilinden çektiği kadar.”
