Türkiye’de insanlar depremlerde ölmez.
Türkiye’de insanlar siyasal tercihler yüzünden ölür.
Bu cümle bir slogan değildir. Bu cümle bir edebî sertlik arayışı değildir. Bu cümle, Türkiye’de onlarca yıldır kurulan siyasal-ekonomik düzenin doğrudan sonucudur. Fay hatları öldürmez; rant düzeni öldürür. Doğa yıkmaz; yönetim yıkar. 17 Ağustos 1999 ve 6 Şubat 2023 yalnızca jeolojik kırılmalar değildir; bu tarihler, Türkiye’de inşa edilen iktidar mimarisinin ahlaki, kurumsal ve zihinsel iflasının tarihe kaydedildiği anlardır.
Türkiye’de deprem kader değildir.
Türkiye’de deprem, bilinçli bir siyasal ekonomi tercihidir.
Her büyük deprem, iktidarın beton üzerine kurduğu meşruiyet mimarisinin çatladığı andır. Çünkü Türkiye’de devlet, yurttaşın yaşam hakkını güvence altına almak için değil; sermayenin mekân üzerinden büyümesini sağlamak için çalışmaktadır. Devlet, riskleri azaltan bir yapı olmaktan çıkmış, bizzat risk üreten bir siyasal aygıta dönüşmüştür. Bu nedenle deprem Türkiye’de bir doğa olayı değildir; rejimin aynasıdır.
Türkiye’nin kalkınma modeli üretim ekonomisi değildir.
Türkiye’nin kalkınma modeli beton ekonomisidir.
Bu ülkede fabrika değil rezidans, tarım alanı değil imar parseli, bilim merkezi değil AVM inşa edilmiştir. Türkiye’de müteahhit sayısının Avrupa’daki toplam müteahhit sayısının iki katına ulaşmış olması, tesadüfi bir veri değildir. Bu tablo, Türkiye’de sermaye birikiminin üretimle değil, imar rantıyla sağlandığını açıkça göstermektedir. Hiçbir sanayi toplumu bu kadar müteahhit üretmez. Hiçbir üretim ekonomisi bu kadar arsa tüccarıyla ayakta kalmaz.
Müteahhitlik Türkiye’de bir sektör değildir.
Müteahhitlik, siyasal sadakat sınıfıdır.
Bu sınıf kamu ihaleleriyle büyür, imar aflarıyla korunur, denetimsizlikle dokunulmazlık kazanır. Depremde yıkılan binalar münferit mühendislik hatalarının sonucu değildir; sistematik bir siyasal koruma zincirinin ürünüdür. Beton yalnızca bir yapı malzemesi değildir. Beton, bir yönetim ideolojisidir. Hızlıdır, denetimsizdir, kısa vadeli kazancı kutsar ve uzun vadeli yıkımı normalleştirir.
Bu rejimde bilim, yatırımın önünde engeldir.
Denetim, hızın düşmanıdır.
Planlama, rantın rakibidir.
Bu nedenle deprem öncesi önlem almak siyasal olarak tercih edilmez. Çünkü önlem, felaket sonrası yeniden inşa rantını azaltır. Risk azaltmak kazanç getirmez; yıkım getirir. Türkiye’de afetler yalnızca felaket değil, ekonomik fırsat olarak görülür. Afet kapitalizmi tam da burada başlar.
Ve artık şu gerçeği açıkça ifade etmek gerekir:
Bu düzen yanlış uygulamalarla bozulmuş değildir.
Bu düzen, bilinçli tercihlerle kurulmuştur.
Dolayısıyla çözüm teknik değildir.
Çözüm yönetmelik değişikliği değildir.
Çözüm birkaç müteahhidi cezalandırmak değildir.
Sorun rejimdir.
Sorun devlet aklıdır.
Sorun, insan hayatını maliyet kalemi olarak gören siyasal zihniyettir.
Müteahhit Rejimi, TOKİ, Kızılay ve Muhalefetin Sessiz Mutabakatı
Türkiye’de afetlerin bu kadar yıkıcı olmasının nedeni yalnızca iktidarın tercihleri değildir. Aynı zamanda bu tercihlerin normalleşmesine sessiz kalan, hatta zaman zaman bu düzene eklemlenen bir siyasal muhalefet pratiği vardır. Türkiye’de rant rejimi yalnızca iktidar eliyle değil, itirazsızlıkla ayakta kalmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca “yanlış yönetim” değildir.
Mesele, toplumsal felaket üreten bir uzlaşma rejimidir.
Türkiye’de kamu ihaleleri piyasa kurallarına göre dağıtılmaz. Kamu ihaleleri siyasal sadakate göre dağıtılır. Rekabet, verimlilik ve kamu yararı bu sistemde yalnızca retoriktir. Gerçek belirleyici kriter, iktidarla kurulan organik bağdır. Müteahhitlik sektörü bu bağın en görünür, en dokunulmaz ve en korunaklı alanıdır.
Bu ülkede müteahhitlik serbest piyasa faaliyeti değildir.
Müteahhitlik, devletin ekonomik uzantısıdır.
Kentsel dönüşüm projeleri risk azaltmak için değil, siyasal sadakat üretmek için yürütülmektedir. Altyapı projeleri kamusal hizmet değil, iktidarın mekânsal propaganda araçlarıdır. Köprüler, yollar, tüneller, havalimanları; mühendislik başarıları olarak değil, iktidarın güç gösterisi sahneleri olarak inşa edilmektedir. Ancak bu gösteri anlarında hiçbir zaman zemin etüdü konuşulmaz, fay hatları konuşulmaz, yapı denetimi konuşulmaz.
TOKİ bu düzenin en açık ve en kurumsallaşmış sembolüdür.
TOKİ şehir kurmaz.
TOKİ güvenli yaşam alanı üretmez.
TOKİ, iktidarın mekân üzerinden kurduğu siyasal disiplin rejimini inşa eder. TOKİ projeleri yurttaşın barınma hakkını çözmez; yurttaşı borçlandırır, tek tip mekâna hapseder ve yaşam alanını siyasal kontrol alanına dönüştürür. TOKİ’nin temel mantığı hızdır. Hız ise denetimin düşmanıdır. Denetimsiz hız, deprem coğrafyasında yalnızca tek bir anlama gelir: Ölüm.
Türkiye’de şehirler planlanmaz.
Türkiye’de şehirler yönetilir.
Ve yönetilen şehirler güvenli olmaz. Çünkü planlama kamusal akıl gerektirir; yönetim ise çoğu zaman siyasal refleksle hareket eder. Bu nedenle imar planları bilimsel raporlarla değil, siyasal ihtiyaçlarla değiştirilir. Fay hattı imar planının önünde engel değildir; yalnızca aşılması gereken bir bürokratik ayrıntıdır.
Toplanma alanlarının imara açılması bu rejimin en çıplak örneklerinden biridir. Bu alanların yok edilmesi bir ihmal değil, bilinçli bir tercihtir. Kamusal alan, piyasa için feda edilmiştir. Parklar, meydanlar, boş alanlar; afet anında hayat kurtarması gereken mekânlar, rant potansiyeli taşıdığı anda sermayeye devredilmiştir. Deprem sonrası yaşanan barınma krizleri bu tercihin kaçınılmaz sonucudur.
Bu ülkede şehirler yaşamak için değil,
satılmak için inşa edilmiştir.
Kızılay tartışmaları ise bu düzenin ahlaki çöküşünü gözler önüne sermiştir. Kızılay bir yardım kuruluşu değildir yalnızca; Kızılay bir toplumsal güven kurumudur. Ancak yardımın piyasalaştığı, bağışın ticari sözleşmeye dönüştüğü bir yerde güven üretilemez. Yardım kurumlarının şirket gibi davranması, devlet-toplum ilişkisinde onarılması zor bir kırılma yaratmıştır.
Kızılay meselesi münferit bir skandal değildir.
Bu, neoliberal devlet aklının doğal sonucudur.
DASK sistemi de aynı zihniyetin ürünüdür. Risk, kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılmış; bireyin sigorta poliçesine indirgenmiştir. Devlet güvenlik üretmez, riski dağıtır. Yurttaş, kendi hayatının sigortacısı yapılır; devlet ise sorumluluktan çekilir.
Ve tam bu noktada muhalefetin pozisyonu belirleyici hale gelir.
Türkiye’de muhalefet, rant rejimiyle açık bir hesaplaşmaya girmemiştir.
Beton ekonomisi eleştirilir ama imar düzeni sorgulanmaz. TOKİ eleştirilir ama TOKİ’nin varlık nedeni tartışılmaz. Kentsel dönüşüm eleştirilir ama dönüşümün rant mantığına dokunulmaz. Bu sessizlik bir zayıflık değildir; bu sessizlik örtük bir mutabakattır. Çünkü rant rejimi yalnızca iktidara değil, yerel ölçekte muhalefete de alan açmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de afet siyaseti iki partili bir başarısızlık değildir.
Bu, rejimsel bir körlüktür.
Merkeziyetçilik, Afet Yönetimi Yanılsaması ve Kurumsal Çöküş
Türkiye’de devlet güçlü görünür.
Ama bu güç, kriz anlarında buharlaşan bir vitrindir.
Merkeziyetçilik Türkiye’de bir yönetim modeli değildir. Merkeziyetçilik, iktidarın kendini güvende hissetme refleksidir. Güç tek merkezde toplanır, yetki yerelden çekilir, karar alma kapalı devrelere hapsedilir. Bu yapı normal zamanlarda otoriter bir “istikrar” hissi yaratır. Ancak kriz anlarında —özellikle afetlerde— bu yapı felç olur.
Çünkü afet yönetimi merkezden olmaz.
Afet yönetimi yerel kapasiteyle olur.
Türkiye’de ise yerel yönetimler sistematik biçimde zayıflatılmıştır. Yerel yönetimler iktidar açısından birer yönetim birimi değil, potansiyel siyasal rakipler olarak görülmüştür. Bu nedenle yetkileri kısıtlanmış, kaynakları kesilmiş, inisiyatifleri budanmıştır. Afet anında ilk müdahaleyi yapması gereken yapılar, bilinçli olarak işlevsiz bırakılmıştır.
Sonuç şudur:
Türkiye’de afetler yönetilmez.
Türkiye’de afetler sahnelenir.
Afet koordinasyonu bilimsel bir organizasyon değil, merkezi propaganda mekanizması haline getirilmiştir. Kamera önünde talimatlar verilir, helikopterlerden görüntüler paylaşılır, büyük laflar edilir. Ancak enkaz altında bekleyen insanlar için bu gösterinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü kurtarma mühendislik ister, lojistik ister, önceden hazırlanmış yerel ağlar ister.
Türkiye’de ise her deprem sonrası aynı sahne yaşanır:
Devlet geç gelir.
Toplum kendi kendini kurtarmaya çalışır.
Bu durum bir istisna değildir.
Bu durum rejimin çalışma biçimidir.
Merkeziyetçi devlet yapısı, bilgi akışını da felç eder. Gerçek hasar tespiti yapılamaz, doğru veri toplanamaz, ihtiyaçlar sağlıklı biçimde belirlenemez. Çünkü bilgi yukarı çıkarken filtrelenir, aşağı inerken gecikir. Afet anında hız hayat kurtarır; merkeziyetçilik ise zaman kaybettirir.
Kurumsal çöküş yalnızca afet anlarında değil, afet öncesinde de kendini gösterir. Türkiye’de denetim mekanizmaları kâğıt üzerindedir. Yapı denetimi piyasaya devredilmiş, belediyeler siyasal baskı altına alınmış, meslek odaları etkisizleştirilmiştir. Bilimsel uyarılar dikkate alınmaz; çünkü bilim, siyasal anlatıyı bozar.
Bu nedenle Türkiye’de deprem öncesi hazırlık yoktur.
Hazırlık yoktur çünkü hazırlık gösteri üretmez.
Afet öncesi önlem almak görünmez bir faaliyettir. Açılışı yoktur, kurdelesi yoktur, seçim malzemesi olmaz. Oysa afet sonrası “hızlı konut” vaadi, kameralar eşliğinde sunulan güçlü bir siyasal performanstır. Türkiye’de afet siyaseti, güvenlik üretmez; görüntü üretir.
Sanayi politikası da bu körlüğün bir parçasıdır. Türkiye’nin üretim altyapısı, deprem riski en yüksek bölgelerde yoğunlaşmıştır. Bu yalnızca ekonomik bir hata değildir; bu bir ulusal güvenlik zaafıdır. Deprem yalnızca binaları yıkmaz; üretimi durdurur, tedarik zincirlerini koparır, ekonomiyi felç eder. Buna rağmen sanayi planlamasında jeolojik gerçeklik dikkate alınmaz.
Çünkü Türkiye’de kalkınma, doğaya karşı değil;
doğayı yok sayarak planlanmıştır.
Bütün bu tablo şunu gösterir:
Devlet güçlü değildir.
Devlet merkezileşmiş ama zayıftır.
Toplum ise bütün bu kurumsal çöküşe rağmen ayakta kalmaya çalışır. Afet dayanışması Türkiye’de güçlüdür. Gönüllüler, sivil ağlar, yurttaş inisiyatifi her depremde ortaya çıkar. Ancak bu toplumsal güç, kurumsal dönüşüme evrilemez. Çünkü rejim, bu gücü tehdit olarak görür.
Ve her deprem sonrası aynı döngü yaşanır:
Dayanışma → Yorgunluk → Unutma.
Bu nedenle Türkiye’de deprem bir felaket değil,
tarihsel bir tekrar haline gelmiştir.
Afet Anayasası – Ranttan Arındırılmış Bir Devletin Kurucu İlkeleri
Türkiye’nin sorunu deprem değildir.
Türkiye’nin sorunu, deprem coğrafyasında kurulmuş bir rant rejimidir.
Bu nedenle çözüm, bina güçlendirme projeleriyle, yeni yönetmeliklerle, birkaç sembolik tutuklamayla sağlanamaz. Türkiye’nin ihtiyacı bir “afet yönetimi reformu” değil; siyasal aklın kökten yeniden inşasıdır. Bu yeniden inşa, teknik bir belgeyle değil; kurucu bir siyasal iradeyle mümkündür. İşte bu noktada “Afet Anayasası” bir hukuk metni değil, bir rejim değişikliği çağrısıdır.
Afet Anayasası’nın ilk ilkesi şudur:
Yaşam hakkı, mülkiyet hakkının üzerindedir.
Hiçbir imar kararı, hiçbir yatırım projesi, hiçbir büyüme hedefi yurttaşın yaşam güvenliğini riske atamaz. Fay hattı üzerinde yapılaşma, kamusal bir hata değil; anayasal suç olarak tanımlanmalıdır. Devletin asli görevi büyüme rakamları üretmek değil, hayat korumaktır.
İkinci ilke şudur:
Rant kamusal egemenlik alanı olmaktan çıkarılmalıdır.
İmar yetkisi, siyasal iktidarın keyfi tasarruf alanı olmaktan çıkarılmalı; bilimsel, şeffaf ve katılımcı mekanizmalara bağlanmalıdır. İmar afları anayasal olarak yasaklanmalıdır. Af, yalnızca hukukun zayıflığını değil; ölümün kurumsallaşmasını temsil eder.
Üçüncü ilke şudur:
Müteahhitlik ayrıcalık değil, ağır kamusal sorumluluktur.
Türkiye’de müteahhitlik sektörü küçültülmelidir. Yapı üretimi, serbest piyasa mantığıyla değil; kamusal güvenlik mantığıyla düzenlenmelidir. Denetim piyasaya devredilemez. Yapı denetimi, devletin vazgeçilmez görevlerinden biridir ve bu görev taşeronlaştırılamaz.
Dördüncü ilke şudur:
TOKİ yeniden tanımlanmalıdır ya da tasfiye edilmelidir.
TOKİ mevcut haliyle bir konut kurumu değil; iktidarın mekânsal hegemonya aracıdır. Barınma hakkı borçlandırma rejimiyle sağlanamaz. TOKİ ya demokratik, yerel ve katılımcı bir konut idaresine dönüştürülür ya da kamu güvenliği gerekçesiyle kapatılır.
Beşinci ilke şudur:
Yerel yönetimler güçlendirilmeden afet güvenliği sağlanamaz.
Afet yönetimi merkezi gösteriyle değil, yerel kapasiteyle yürütülür. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılmalı, kaynakları güvence altına alınmalı, afet hazırlığı yerel bir kamusal sorumluluk alanı olarak tanımlanmalıdır. Merkeziyetçilik güvenlik üretmez; kırılganlık üretir.
Altıncı ilke şudur:
Kamusal alan dokunulmazdır.
Toplanma alanları, parklar, meydanlar, boş alanlar piyasa konusu yapılamaz. Bu alanlar anayasal güvence altına alınmalı; imara açılmaları anayasal ihlal sayılmalıdır. Kamusal alan, afet anında yalnızca mekân değil; hayatta kalma aracıdır.
Yedinci ilke şudur:
Yardım ve dayanışma piyasadan çıkarılmalıdır.
Kızılay benzeri kurumlar ticari mantıkla çalışamaz. Yardım, alınıp satılan bir hizmet değil; kamusal bir yükümlülüktür. Devlet-toplum güveni, şirketleşmiş hayırseverlikle değil; şeffaf ve hesap verebilir kurumlarla yeniden kurulabilir.
Sekizinci ilke şudur:
Risk bireyselleştirilemez.
DASK gibi sistemler, kamusal sorumluluğun yerine geçemez. Sigorta güvenlik üretmez; yalnızca zararı fiyatlandırır. Devletin görevi zararı fiyatlamak değil, zararı önlemektir.
Ve son ilke şudur:
Bilim, siyasal iktidarın üstündedir.
Meslek odaları, üniversiteler, bilim insanları karar süreçlerinin süsü değil; merkezidir. Bilimi dışlayan her rejim, felaketi davet eder. Deprem dirençli toplum mühendislikle değil; demokrasi, hukuk ve kamusal sorumlulukla kurulur.
Türkiye şehirlerini yeniden inşa etmek zorunda değildir.
Türkiye, siyasal aklını yeniden inşa etmek zorundadır.
Deprem binaları yıkar.
Rant düzeni toplumları yıkar.
Merkeziyetçi iktidar kurumları yıkar.
Bilimin yerine ideolojinin geçmesi geleceği yıkar.
Afet Anayasası bir temenni değil, hayatta kalma belgesidir.
