Birkaç gündür yine bir kreşte, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir kurumda, bir çocuğun uğradığı istismarı konuşuyoruz.
Ya da daha doğrusu, konuşmuyoruz.
Bekliyoruz.
“Çocuklar söz konusuysa sessiz kalmam” diyenlerin ayağa kalkmasını bekliyoruz. Ama ortada bir sessizlik var. Ağır, rahatsız edici bir sessizlik. Sanki söz konusu olan kurum “bizden” olunca durmak gerekiyormuş gibi. Sanki siyasi olarak yakın hissedilen bir tarafın adı geçince, orada böyle bir şey olamazmış gibi davranıyoruz.
Oysa bu ülkede çocuklar yabancıların arasında değil; en güvendikleri alanlarda zarar görüyor.
Ailede, okulda, hastanede, bakım merkezlerinde…
Dinin, maneviyatın, “Allah’ın emaneti” söyleminin en çok kurulduğu yerlerde.
Yani “gözünüz arkada kalmasın” denilen her yerde.
Ama konu kendimizi ait hissettiğimiz, bildiğimizi sandığımız kurumlara gelince birden “bekleyelim” demeye başlıyoruz. Susuyoruz.
Bu sadece hastalıklı değil; aynı zamanda tehlikeli bir refleks.
Çünkü kötülük de iyilik de ideolojiler üstüdür.
Hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi görüş bu konuda masum değildir.
Bu yüzden bir yeri “bizden” diye kutsallaştırmak çocukları korumaz.
Tam tersine, onları daha savunmasız bırakır.
Üstelik bildiklerimiz, basına yansıyanlar yalnızca görünen yüzdür. Her yıl binlerce çocuk için istismar, şiddet ve ihmal başvurusu yapılıyor. Çoğu sessizlikte kayboluyor, çoğu kayda bile geçmiyor.
Hatırladıklarımız, aslında unuttuklarımızın çok küçük bir parçası.
Her seferinde “bir daha olmayacak”, “asla unutmayacağız” diye yeminler ediliyor.
Sonra zaman geçiyor.
Ve unutuluyor.
Sıla unutuldu.
Narin unutuldu.
Leyla unutuldu.
Tarikatlarda, vakıflarda, Diyanet’e bağlı Kur’an kurslarında istismara uğrayan çocuklar unutuldu.
“Emanet” denilerek teslim edilen, “güvende” sanılan yerlerde zarar gören çocuklar unutuldu.
Devletin gözetimi altındayken yaşamını yitiren yenidoğan bebekler unutuldu.
Bir ihmalle sakat bırakılan, aç bırakılarak ölüme sürüklenen bebekler unutuldu.
Yoksulluktan yanarak ölen çocuklar unutuldu.
Basına düştüğünde hepimizi sarsan onlarca, yüzlerce çocuk unutuldu.
Unutuluyor.
Önce acıyı yaşıyoruz.
İsyan ediyoruz.
Kahroluyoruz.
Sonra yavaş yavaş susuyoruz.
Belki insan olduğumuz için.
Belki bu kadar kötülüğü sürekli taşıyamadığımız için.
Belki unutmayı hayatta kalmanın bir yolu sandığımız için.
Ama her unutuşla birlikte şunu da kabul ediyoruz:
İnsan ne kadar zalim olabiliyor.
Ne kadar çabuk alışabiliyor.
Acıya da, kötülüğe de, başkasının çocuğunun yok oluşuna da.
Çünkü bu ülkede acı, hızla yönetilmesi gereken bir gündeme dönüşüyor.
Kurumlar kendini korumaya, siyaset konuyu savuşturmaya, bizler de rahatsız edici sorularla yüzleşmemeye çalışıyoruz.
Ve neredeyse her gün çocuklar yalnız bırakılıyor;
istismara uğruyor, öldürülüyor.
Sonra infial oluyor.
Haberler yapılıyor.
Sonra hayat yine kaldığı yerden devam ediyor…
Ve
Sokaklar bebekler ve çocuklar için asla dolmuyor.
Siyaset bebekler ve çocuklar için bağırmıyor.
Biz çoğu zaman bebekleri, çocukları değil, yetişkinlerin hatalarını savunurken buluyoruz kendimizi.
Belki yüzleşmek zor geldiği için.
Belki kabullenmek ağır olduğu için.
Oysa bu çocuklar sadece anne babalarının çocuğu değil;
bu ülkenin yarınını taşıyan bedenler, hafızalar, hayatlar.
Ve biz o yarını daha bebeklikten korku, güvensizlik, şiddetle ve ölümle yoğuruyoruz.
Böylece, unutulan her çocukla birlikte bu ülkede biraz daha karanlık bir yere alışıyoruz.
Ve belki de tam burada durup kendimize bakıp şunu sormalıyız:
Çocuklar bunları yaşarken, biz hangi insanlığımızdan vazgeçiyoruz?
