HALKWEBYazarlarTaşsız İnfaz: Dijital Recm

Taşsız İnfaz: Dijital Recm

Taş atmadığımızı düşünerek kalabalığın içinde durmaya devam ettiğimizde, sıra bize geldiğinde kim dur diyecek?

0:00 0:00

Ceza, insanın insana ettiği kötülüğü durdurmak içindir; insanı ezmek için değil.
Kadim ahlak, suçu cezalandırırken bile insan onurunun korunması gerektiğini söyler.
Çünkü ceza adalet içindir; seyirlik acı için değil.
George Orwell, “Bir fikri yasaklamanın en etkili yolunun, onu savunanı utandırmak olduğunu” söyler.
Çünkü utandırma yalnızca susturmaz; hedefi kalabalığın önünde çıplak bırakır, savunmasızlaştırır.
Recm tam olarak budur.
Kelime anlamıyla Arapça’da taşlayarak öldürme cezasını ifade eden recm, yalnızca bir infaz yöntemi değildir.
O, ahlak adına uygulanan kolektif bir cezalandırma biçimidir. Tarihsel olarak dini-hukuki sistemlere dayanır; çoğu zaman zina suçu üzerinden meşrulaştırılmıştır. Bu cezada fail “toplum”, mağdur ise “ibret”tir.
Üstelik recm yalnızca tek bir dine ya da tek bir kültüre ait değildir. Yahudi hukukunda da karşımıza çıkar. Antik çağda da…

Tarihin gizli dehlizlerinde dolaştığımızda, benzer cezaların farklı coğrafyalarda ve dönemlerde tekrarlandığını görürüz. Belki hepsi taşlama değildir. Ama diri diri gömmektir, yakmaktır, yırtıcı hayvanlara parçalatmaktır, kaynar kazanlara atmaktır.
Değişen yöntemdir.
Değişmeyen ise kalabalığın acımasızlığıdır.
Kalabalık toplanır; günahkâr olduğuna inandığı kişi ya da kişileri cezalandırır. Teşhir vardır, utandırma vardır ve hepsinin üzerinde bir “ibret üretme” arzusu.

Çünkü recmde amaç yalnızca öldürmek değildir; öldürmeden önce herkesin önünde insanlığını düşürmek, silmek, yok saymaktır.

Bu cezada öncelikle sorumluluk kalabalığa dağıtılır. Taş bu yüzden yalnızca bir araçtır. Asıl olan, “ahlak” adına kurulan bir korku düzenidir.
Peki zaman değişti.
Cezalar değişti mi?
Evet.
Ama düşündüğümüz gibi değil.
Bugün çoğu zaman bedenlere dokunulmuyor belki. Ama neredeyse her gün dijital ortamlarda insanların ruhları parçalanıyor. Kimse kimseyi taşlamıyor gibi görünüyor. Ama herkes taşlanıyor. Kimse öldürmüyor. Ama herkes biraz eksiliyor, biraz inciniyor; tehditler yüzünden ölesiye korkuyor.
Henüz buna tam olarak bir isim vermedik.
O yüzden normalmiş gibi yaşıyoruz.
Oysa bu, eski bir cezanın yeni yüzü.
Bugün taş yok.
Ama kalabalık hâlâ yerli yerinde. Sanki zaman donmuş gibi sanki o acımasız insanların ruhu zaman yolculuğu yapmış gibi…
Ve meydanların yerini ekranlar almış.
Taşların yerini kelimeler.
Etiketler.
İfşalar.
Organize sessizlikler.
Tarihte recm en çok ötekilere uygulanırdı: kadınlara, itaat etmeyenlere, kimliği ya da yaşamı çoğunluğun ahlakına uymayanlara. İnsanlar işkenceyle öldürülmeden önce varlıkları ve ruhları toplumdan silinirdi. Sanki hiç yoklarmış gibi, insan değillermiş gibi, basit bir obje gibi…
Bugün bu insanlık dışı eziyetler dijital ortamlarda yapılıyor.
Ve buna “linç” diyoruz.
Linç, bir kişinin yargılama olmaksızın, çoğu zaman kalabalık bir grup tarafından “suçlu olduğu varsayılarak” şiddete maruz bırakılmasıdır. Hukuksuzdur; anlıktır, öfkeyle yapılır. Kalabalığın psikolojisi belirleyicidir. “Adalet” iddiasıyla ortaya çıkar ama aslında intikamdır. Kalabalık toplanır, insanlık unutulur, intikam alınır ve herkes sanki hiçbir şey olmamış gibi dağılır.
Recm ise süreklidir. Bir mantığı, bir gerekçesi, bir ahlaki dili vardır. Hatta yazılı olmayan, gizli bir hukuku… Bu yüzden linçle ikiz gibidir ama daha kalıcıdır.
İster linç, ister recm…
İkisi de insanlığın en karanlık yüzünün yansımasıdır.
Her ikisinde de seyirci ile katılımcı arasındaki çizgi siliktir. Kimin seyirci, kimin cellat olduğu belli değildir. Mağdur insanlıktan çıkarılır. “Hak edilmiş ceza” söylemi dolaşıma sokulur. Toplum kendi vicdanını aklar. Ve hepsi aynı cümleyle meşrulaştırılır:
“Biz yapmadık, o bunu hak etti.”
“İbret olsun.”
“Herkes ayağını denk alsın.”

***

İşte bu yüzden dijital çağda linçler, recm mantığıyla yapılmaya başlandı. Anlık öfke, ahlaki gerekçeyle birleşti. Susturma kalıcı hâle geldi. Bu infaz için bazen tek bir paylaşım yetti. Bazen bir cümle. Bazen yalnızca bir duruş…
Kalabalık hızla toplanır.
Algoritma büyütür.
Vicdan dağılır.
Kimse sana dokunmaz.
Ama herkes oradadır.
Ve belki de en acı olan şudur:
İlk taşı sıradan insanlar değil, tam tersine topluma örnek olması beklenenler atar.
Hukukun üstünlüğünü savunması gerekenler…
Adalet duygusunu beslemesi beklenenler…
Kendini “aydın” olarak tanımlayanlar, akademisyenler, milyonlarca takipçisi olan gazeteciler, tanınan kişiler, sanatçılar, köşe yazarları…
Hatta daha da sarsıcı olanı: Herkese hak, hukuk ve adalet vaat eden; ülke yönetimine aday olduğunu söyleyen bazı siyasi yapıların, binalarının belli katlarında bu dijital taşların nasıl döşeneceğinin, hangi kelimelerin atılacağının, ilk taşı kimin fırlatacağının hesaplanmasıdır.
Yani dijital recm çoğu zaman spontane değildir.
Planlanır.
Dili hazırlanır.
İlk kelime seçilir.
Ve gerisi kalabalığa bırakılır.
İşte bu yüzden bu sadece bir “linç” değildir.
Bu, kurumsallaşmış ötekine yapılan planlı bir infazdır.
“Fiziksel şiddet yok” denir. Doğrudur. Ama insan bedeni bir kez ölür; ruh ise her gün yeniden ve yeniden yaralanır…

***

Dijital recm tam da bunu yapar: susturur, yalnızlaştırır, insanı kendinden şüpheye düşürür. Yaşarken toprağa koyar.
Bu yeni cezada cellat yoktur.
Sorumlu yoktur.
Herkes masumdur.
Herkes sadece fikrini söylemiştir.
Ama sonuç değişmez.
Her gün aynı sahne tekrar eder:
Önce bir cümle alıntılanır.
Bağlamından koparılır.
Sonra “hak etti mi?” sorusu dolaşıma sokulur.
Ahlak çağrılır.
Gün bitmeden infaz tamamlanır.
Bir gazeteci.
Bir aktivist.
Bir kadın.
Bir öğrenci.
Bir insan.
Mekanizma hep aynıdır:
Önce ötekileştirilir.
Sonra kalabalık toplanır.
Kelimelerle, görsellerle, videolarla uzun ve yavaş bir işkence başlatılır.
Dijital recm, insanın yalnızca bugününü değil, geleceğini de cezalandırır. İşini, itibarını, konuşma hakkını ve en nihayetinde insan olma hakkını elinden alır.
Bu kötülükten çıkmanın ise tek yolu vardır. İnsan olmak ve insan kalmak…
Ancak insan olmak, hem çok kolay hem de inanılmaz zordur.
Ve insanlığı yitirmek; yerden bir taş alıp atmaktan değil, orada durmaktan, seyretmekten, susmaktan başlar.
Bugün sosyal medyada yaşanan dijital linç ve dijital recm bu yüzden bu kadar güçlüdür. Çünkü burada insanlıktan çıkış, aktif bir şiddetle değil; pasif bir kabulle, kayıtsız bir bakışla, “bana dokunmayan” rahatlığıyla gerçekleşir.
Kalabalık büyürken birey küçülür.
Sorumluluk dağılırken vicdan sessizleşir.
İnsan, başkasına atılan taşın sesine alıştıkça kendi vicdanının sesini kaybeder.
Ve vicdan sustuğunda adalet de tükenir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Taş atmadığımızı düşünerek kalabalığın içinde durmaya devam ettiğimizde, sıra bize geldiğinde kim dur diyecek?

YAZARIN DİĞER YAZILARI