HALKWEBYazarlarOsmanlı Despotizminden Sınıf Mücadelesi Ve Direnişin Tarihsel Sürekliliği

Osmanlı Despotizminden Sınıf Mücadelesi Ve Direnişin Tarihsel Sürekliliği

Osmanlı despotizminin yıkılışıyla başlayan ve Jön-Türk hareketinin ideolojik mirası üzerinden Cumhuriyet’e taşınan bu tarihsel süreklilik hala etkisini sürdürmektedir.

0:00 0:00

Osmanlı despotizminin yıkılması, bu topraklarda özgürlükçü bir düzenin başlangıcı olmadı; aksine, yeni bir iktidar mimarisinin kurulmasına zemin hazırladı. Jön-Türk hareketi, başlangıçta meşrutiyet ve anayasal düzen talebiyle ortaya çıkmış olsa da, zamanla imparatorluğun çok uluslu yapısını tehdit olarak gören, merkezileşmiş ve Etno-Milliyetçi bir Devlet tasarımına yöneldi. Bu dönüşüm, Mezopotamya ve Anadolu’nun tarihsel çeşitliliğini hedef alan bir ideolojik çerçeve yarattı. Bu çerçeve, daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşunda belirleyici olacak olan Pan-Türkist ve Türk-İslam sentezci devlet aklının temelini oluşturdu.

1908 Devrimi ve 1913 Babıali Baskını sonrasında İttihat ve Terakki’nin Devlet aygıtını tamamen ele geçirmesi, bu ideolojik dönüşümün kurumsallaşmasını sağladı. Jön-Türk kadroları, imparatorluğun çok dilli, çok inançlı ve çok etnisiteli yapısını “güvenlik riski” olarak kodladı. Bu nedenle, Türkleştirme politikaları, merkezileşmiş idari yapı ve toplumsal mühendislik uygulamaları Devletin temel stratejisi haline geldi. Bu süreç, ulusal kimliklerin bastırılması, kültürel hafızanın kriminalize edilmesi ve yerel toplulukların siyasal alanın dışına itilmesiyle sonuçlandı.

Osmanlı’nın resmi olarak sona ermesi, bu ideolojik hattın kesildiği anlamına gelmedi. Aksine, Jön-Türk hareketinin kadroları ve zihniyeti, Cumhuriyet’in kuruluşuna doğrudan taşındı. Yeni Devlet, imparatorluğun son döneminde şekillenen Ulus-Devlet tasarımını daha sistematik ve daha sert bir biçimde uygulamaya koydu. Bu tasarımın merkezinde, Türk kimliğini esas alan bir ulus inşası, Pan-Türkist ideolojinin modernleştirilmiş bir yorumu ve Türk-İslam sentezinin devletin ideolojik omurgasına dönüştürülmesi yer aldı. Bu çerçevede, Mezopotamya ve Anadolu’nun tarihsel halkları, kültürleri ve inançları, Devletin homojenleştirici politikalarının hedefi haline geldi.

Cumhuriyet’in ilk döneminden itibaren uygulanan inkar ve asimilasyon politikaları, bu toprakların çok kültürlü yapısını görünmez kılmayı amaçladı. Kürt kimliği “Dağ Türkü” söylemiyle inkar edildi; Ermeni, Süryani ve Rum varlığı sistematik olarak silikleştirildi; Kızılbaş-Alevi kültürü hem dinsel hem kültürel düzeyde baskı altına alındı. Yerel diller yasaklandı, kültürel pratikler kriminalize edildi ve toplumsal hafıza devletin güvenlik politikalarıyla kuşatıldı. Bu süreç, uluslararası literatürde “Dışlama Yoluyla Ulus İnşası” olarak tanımlanan politikaların tipik bir örneğiydi.

Bu inkar rejimi yalnızca kimlik alanıyla sınırlı kalmadı; Sınıf mücadelesi, Sendikal örgütlenme ve Köylü Kooperatifleri de aynı otoriter Devlet aklının hedefi haline geldi. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren İşçi Sınıfının sendikal örgütlenmesi, köylülerin kooperatifleşme girişimleri ve Devrimci-Sosyalist hareketleri, Devlet tarafından potansiyel tehdit olarak kodlandı. Bağımsız Sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, toplu sözleşme hakkı kısıtlandı ve işçi önderleri sistematik biçimde hedef alındı. Köylü kooperatifleri ise Devlet müdahaleleriyle işlevsizleştirildi; liderleri tutuklandı, faaliyetleri engellendi ve kırsal dayanışma ağları dağıtıldı. Böylece hem ekonomik hem Siyasal alan, Devletin merkezileşmiş tahakkümü altına alındı.

1960’lar ve 1970’ler, Devrimci-Sosyalist hareketin yükseldiği yıllardı. Üniversitelerde, fabrikalarda ve Köylerde örgütlenen bu hareket, hem sınıfsal eşitlik hem de Demokratik bir toplum talebiyle geniş kitlelere ulaştı. Ancak Devlet, bu yükselişi “İç Tehdit” olarak tanımlayarak güvenlik aygıtını devreye soktu. Devrimci örgütler yasaklandı, liderler İdam edildi, Katledildi ve tutuklandı, işkence merkezleri kuruldu ve toplumsal muhalefet şiddetle bastırıldı. Bu dönemde yaşanan katliamlar, faili meçhuller ve paramiliter saldırılar, Devletin Devrimci-Sosyalist hattı tasfiye etmek için her türlü yöntemi kullandığını gösteren tarihsel belgelerdir.

1980 Cuntası, hem kimlik alanındaki baskının hem de sınıf mücadelesine yönelik saldırıların zirve noktası oldu. Cunta yönetimi, tüm sendikaları kapattı, grevleri yasakladı, toplu sözleşme hakkını askıya aldı ve yüz binlerce işçiyi fişledi. Köylü kooperatifleri dağıtıldı, Devrimci-Sosyalist örgütler tamamen yeraltına itildi ve binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, sürgüne zorlandı. Aynı dönemde Türk-İslam sentezi Devletin resmi doktrini haline getirildi; zorunlu din dersleri, tarikatların devlet içinde güçlenmesi ve kimlik taleplerinin kriminalize edilmesi bu ideolojik hattı pekiştirdi.

1990’lar ise güvenlik Devleti politikalarının en sert biçimde uygulandığı dönem oldu. OHAL rejimi, Köy boşaltmaları, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler ve kültürel yasaklar, Devletin toplumsal mühendislik stratejisinin bir parçası haline geldi. Fabrikalarda Sendikalaşma girişimleri engellendi, grevler “Milli Güvenlik” gerekçesiyle ertelendi ve kırsal alanlarda Kooperatifleşme girişimleri güvenlik politikalarıyla bastırıldı. Devrimci-Sosyalist hareket ise hem şehirlerde hem kırsalda ağır bir devlet şiddetiyle karşı karşıya kaldı.

Tüm bu baskı dönemlerine rağmen, Kızılbaş-Alevi kültürü, Kürt özgürlük hareketi, İşçi sınıfı, Köylüler, Devrimci-Sosyalist örgütler ve Demokrasi güçleri, inkar rejimine karşı güçlü bir direniş hattı oluşturdu. Bu direniş, yalnızca kimlik mücadelesi değil; aynı zamanda Demokratik bir Cumhuriyet, eşitlikçi bir düzen ve özgür bir gelecek talebinin taşıyıcısı oldu. Kültürel hafızanın korunması, toplumsal dayanışma ağlarının güçlenmesi ve hak mücadelesinin sürekliliği, bu topraklarda alternatif bir tarihsel çizginin varlığını gösterdi.

Bugün gelinen noktada, Osmanlı despotizminin yıkılışıyla başlayan ve Jön-Türk hareketinin ideolojik mirası üzerinden Cumhuriyet’e taşınan bu tarihsel süreklilik hala etkisini sürdürmektedir. Ancak aynı zamanda, direnişin, kültürel hafızanın ve toplumsal mücadelenin sürekliliği de bu toprakların geleceğini belirleyecek olan karşıt akışı temsil etmektedir. Gerçek dönüşüm, bu iki tarihsel çizgi arasındaki mücadelede şekillenecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI