Bu ülkede düşünen insan sevilmez. Ahmet Taner Kışlalı, hedefe konduğunu bile bile susmayanlardandı.
Yaşasaydı bugün 86 yaşında olacaktı.
Ama Türkiye’de bazı insanlar yaşlanmaz. Çünkü burada yaş almak için sadece nefes almak yetmez; bir de “uysal” olmayı kabul edeceksin. Sessiz kalacaksın. Fazla soru sormayacaksın. “Bu niye böyle?” demeyeceksin. “Hukuk nerede?” diye aramayacaksın. Hele bunları yazmaya kalkarsan… burada büyüyen yaşın değil; seni susturmak isteyenlerin hırsıdır.
Kışlalı Hoca, sessizlikten güvenlik devşiren kalabalığa hiç katılmadı. Akademisyendi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuydu. Paris’te siyaset bilimi ve anayasa hukuku çalışmıştı. Yani bu ülkenin en sevmediği üç şeye sahipti: akıl, düzen, mantık.
Kışlalı “kimden yana” sorusundan önce “ne doğru” sorusunu sorardı. Hayatı boyunca kavga dili üretmedi; polemikle büyümedi, slogana sığınmadı. Cumhuriyeti; yurttaşlık, eğitim, hukuk, kadınların yaşam alanı, devletin tarafsızlığı üzerinden anlattı. Savunduğu ilke açıktı: Kuralın kişiye göre değişmediği, hukukun gerçekten işlediği bir ülke.
Laikliği de aynı yerden tarif etti: kimsenin inancıyla uğraşmadan, devletin herkes karşısında eşit mesafede durmasının şart olduğunu söyleyerek…
Kışlalı Hoca tehdit alıyordu. Ölümünden aylar önce bazı yayın organlarında fotoğrafının üzerine çarpı atılarak hedef gösterilmesi, bunun açık bir işaretiydi. Ve sonra 21 Ekim 1999 sabahı…
Ankara’da evinin önünde bombalı saldırıyla öldürüldü.
Siyasi cinayetler hep aynı mesajı verir: “Konuşmanın bedeli var.” Şiddet böyle çalışır: bir kişiyi hedef alır, bir toplumu hizaya sokar.

Yıllar içinde soruşturmalar yapıldı, davalar görüldü; bazı isimler yargılandı ve mahkumiyet kararları çıktı. Ama toplum nezdinde bu cinayet aydınlatılmış sayılmadı. Çünkü mesele sadece “kim yaptı?” değildir. Mesele şudur: Bu linç ortamını kim kurdu? Kim hedef gösterdi? Kim göz yumdu? Hangi kurumlar görevini yapamadı?
Bu yüzden bu cinayet sadece bir ölüm değil; bir ülkenin ayıbıdır.
Ve sonra işin en ağır, en insani tarafı gelir: Kışlalı’nın ardından eşi kaldı. Henüz 29 günlük bebeği kaldı. Siyasi şiddetin en sahici fotoğrafı budur. Ne büyük laflar, ne ideolojik nutuklar… Sadece bir ev. Bir bebek. Ve bitmeyen bir eksiklik.
Yaşasaydı bugün 86 yaşında olacaktı.
Ama biz bugün bir yaşı değil, bir kaybı konuşuyoruz: aklın kaybını. cümlenin kaybını. cesaretin kaybını.
Ve belki de asıl trajedi şudur: Bu ülkede bazı insanlar yaşarken kıymetli sayılmaz. Kıymet, çoğu zaman ancak susturulduklarında hatırlanır.
Kimdi derseniz; korkunun hüküm sürdüğü yerde aklı, suskunluğun istendiği yerde sözü savunan bir Cumhuriyet aydınıydı.
Adı burada duruyor: Ahmet Taner Kışlalı.
Ve o hesap hala kapanmadı.
