Modern devletler sistemi, gücü sınırlayarak güvenlik üretmeyi hedeflemektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikası ise bu sistemin kurucu aklını tersine çevirmektedir.
Uluslararası siyaset, 1648 Westphalia Antlaşmaları’ndan bu tarafa belirli bir rasyonalite üzerine inşa edilmiştir. Bu rasyonalitenin merkezinde egemenlik, karşılıklı tanınma, diplomasi ve güç dengesi bulunmaktadır. Amaç, barışı mutlaklaştırmak değil; çatışmayı yönetilebilir, öngörülebilir ve sınırlı kılmaktır. Modern devletler sistemi, güvenliğin, tehditlerin çoğaltılmasıyla değil, tehditlerin dengelenmesiyle sağlanabileceği varsayımına dayanmaktadır.
Bu nedenle; uluslararası ilişkiler kuramlarının büyük bölümü –başta realizm olmak üzere– ittifakları ideolojik yakınlıktan ziyade ortak tehdit algısı üzerinden açıklamaktadır. Güç, burada sınırsız bir araç değil; dikkatle hesaplanması gereken bir maliyettir. Aşırı güç kullanımı, güvenlik üretmek yerine dengeleme reflekslerini harekete geçirmektedir.
Bugün bu kurucu aklın sistematik biçimde aşındırıldığı bir döneme tanıklık ediyoruz. İkinci başkanlık dönemine giren Trump, ABD dış politikasını güç dengesi ve ittifak mantığından koparan, kuralsız ve tepkisel bir çizgiye taşımaktadır. Trump’ın temel sorunu sertlik değil; aynı anda çok sayıda aktörü tehdit eden bir dış politika tahayyülü kurmasıdır.
Trump yönetimi, Rusya ve Çin’i eşzamanlı olarak ABD’nin varoluşsal tehditleri olarak tanımlarken, NATO müttefiklerini “yük” olarak görmekte; Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti gibi konuşabilmekte; Danimarka’dan Grönland’ı talep edebilmekte; Küba ve Venezuela gibi ülkeleri açık biçimde hedef alabilmektedir. Uluslararası hukuk ve örgütler ise bu yaklaşımda meşruiyet kaynağı olmaktan çıkmış, gerektiğinde görmezden gelinebilen tali unsurlar hâline gelmiştir.
Bu noktada realizm kuramının temel uyarısını hatırlamak gerekir: Güç siyaseti, sınırsız tehdit üretme sanatı değildir. Aksine, tehditleri seçici ve öncelikli biçimde tanımlama becerisidir. Tarih, bu becerinin kaybedildiği anlarda sistemin nasıl tepki verdiğini açıkça göstermektedir.
XIX. yüzyıl Avrupa dengesi bunun klasik örneğidir. Almanya, Otto von Bismarck döneminde gücünü sınırlamayı bilen, tehdit algılarını dikkatle yöneten ve büyük güçleri aynı anda karşısına almamaya özen gösteren bir dış politika izlemiştir. Ancak, Bismarck sonrası Almanya, İngiltere, Fransa ve Rusya’yı eşzamanlı biçimde tehdit eden bir çizgiye savrulmuştur. Bunun sonucu, bu üç gücün kendi aralarındaki sorunları askıya alarak Almanya’ya karşı ittifak kurması ve ülkenin stratejik yalnızlığa sürüklenmesi olmuştur.
Trump’ın ABD’si bugün benzer bir patikada ilerlemektedir. Güçlü olmak, herkese meydan okumak değildir. Modern sistemde güç, tehdit üretme kapasitesi kadar tehditleri yönetebilme aklıdır. Bu akıl kaybolduğunda dengeleme mekanizmaları devreye girmektedir. Rusya ile Çin arasındaki yakınlaşma, Avrupa’da “stratejik özerklik” tartışmalarının güçlenmesi ve ABD dışı bölgesel işbirliklerinin artması, bu dengeleme refleksinin somut göstergeleridir.
Trump’ın politikaları yalnızca realist bir çerçevede de açıklanamaz. Konstrüktivist kuramların işaret ettiği üzere, devlet davranışları yalnızca maddi güçle değil, kimlikler, söylemler ve normlarla da şekillenir. Trump’ın söylemi, ABD’yi uzun yıllar boyunca taşıdığı “rıza üreten”, “düzen kurucu ve koruyucu” kimliğinden uzaklaştırmakta; onu kurallara uymayan; ama, herkesten uymasını bekleyen bir aktöre dönüştürmektedir. Bu kimlik dönüşümü, uluslararası sistemde normatif çözülmeyi hızlandırmaktadır.
Eleştirel uluslararası ilişkiler teorisinin vurguladığı gibi, hukuk ve kurumlar zayıflatıldığında ortaya çıkan boşluk, eşitlik değil; tahakküm üretir. Uluslararası hukuk, güçlülerin keyfi kullanımına indirgendikçe, daha fazla belirsizlik, daha fazla silahlanma ve daha fazla kriz riski ortaya çıkmaktadır.
Trumpizm sıklıkla faşizm tartışmalarıyla anılsa da, burada esas sorun tarihsel faşizmle birebir örtüşme değildir. Sorun; kurum düşmanlığı, hukukun araçsallaştırılması, lider merkezli meşruiyet anlayışı ve sürekli dış düşman üretimiyle tanımlanan otoriter-popülist bir dış politika pratiğinin yerleşmesidir. Bu çizgi, muhafazakârlıkla değil; sistem karşıtı bir güç anlayışıyla açıklanabilir.
Tarih defalarca göstermiştir ki aynı anda herkesi tehdit edenler, eninde sonunda herkes tarafından dengelenirler. Güç, bağırarak değil; ölçerek, önceliklendirilerek ve akılla kullanıldığında güvenlik üretmektedir.
Sonuç olarak, Trump’ın otoriter-popülist bir dış politika pratiği, ABD’yi daha güvenli, daha güçlü ya da sözü daha çok dinlenen bir ülke hâline getirmeyecektir. Aksine bu yönelim, hegemonya ile çıplak güç arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak, ABD’nin uluslararası sistemde uzun yıllar boyunca sahip olduğu rıza üretme kapasitesini aşındırmaktadır.
Gramsciyen anlamda hegemonya, yalnızca askerî ve ekonomik üstünlükle değil; normlar, kurumlar ve meşruiyet yoluyla üretilen rıza ile sürdürülebilir. Rızanın yerini zorun ya da tahakkümün aldığı noktada, hegemonik düzen çözülmeye başlar ve yerini dengeleme reflekslerine bırakır. Trump’ın dış politikası tam da bu süreci hızlandırmakta; ABD’yi daha fazla karşıt ittifakla dengelenen, meşruiyetini kaybettikçe mevcut maddi güç üstünlüğünü de riske atan bir aktöre dönüştürmektedir.
