HALKWEBYazarlarDevletsizleşen Suriye’de Azınlık Güvenliği, Parçalı Egemenlik ve Türkiye’nin Stratejik Seçenekleri

Devletsizleşen Suriye’de Azınlık Güvenliği, Parçalı Egemenlik ve Türkiye’nin Stratejik Seçenekleri

Suriye’deki mevcut tablo, Türkiye’ye daraltılmış değil genişletilmiş bir dış politika vizyonu dayatmaktadır.

0:00 0:00

2024 Aralık ayında Beşar Esad rejiminin fiilen çökmesiyle birlikte Suriye, klasik anlamda bir “geçiş süreci”ne değil, kalıcı devletsizleşme ve parçalı egemenlik durumuna girmiştir. Şam’da Şam Kurtuluş Heyeti/HTŞ, kuzey ve kuzeydoğuda Suriye Demokratik Güçleri/SDG/PYD, kıyı hattında ise belirgin bir otorite boşluğu bulunmaktadır.

Ayrıca; rejimin çöktüğü ortamda, İsrail’in önündeki engel ortadan kalkmış ve Suriye, aynı zamanda İsrail ile Türkiye’nin çıkarlarının çatıştığı bir coğrafya haline dönüşmüştür. İsrail ile ABD’nin stratejik müttefik olmaları, bölgesel dengenin İsrail lehine oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Tüm bu hususlar, Suriye’yi yalnızca bir iç kriz alanı olmaktan çıkararak Türkiye’nin doğrudan güvenlik ve dış politika meselesi hâline getirmiştir.

Türkiye’nin Suriye politikasını, yalnızca terörle mücadele ve sınır güvenliği ekseninde değil; Aleviler, Türkmenler, Kürtler, Araplar ve diğer etnik/dinsel gruplar için güvenlik sağlayıcı, kapsayıcı ve normatif bir söylem üzerinden yeniden düşünmesi ve bölgesel bağlamda yaklaşması gerekmektedir.

Arka Plan: Suriye’de Devletin Çöküşü ve Toplumsal Fay Hatları

Suriye, tarihsel olarak mezhepsel ve etnik çoğulluğun güçlü bir merkezî devlet aygıtı tarafından bastırıldığı bir ülke olmuştur. Baas rejimi, bu çoğulluğu siyasal temsille değil, güvenlik aygıtı ve zor yoluyla yönetmiştir. Rejimin çökmesiyle birlikte bu yapı dağılmış; mezhep ve etnisite siyasal aidiyetin temel belirleyeni hâline gelmiştir.
Tam sayılar bilinmemekle birlikte, Suriye’de yaklaşık 800 bin–1 milyon Kürt, 800 bin–1,5 milyon Türkmen yaşamakta; bu gruplar nüfus içindeki ağırlıklarına rağmen tarihsel olarak, rejim içerisinde sınırlı siyasal temsil elde edebilmişlerdir.
Devletin çöküşüyle birlikte bu gruplar artık yalnızca temsil değil, fiziksel güvenlik sorunu ile de karşı karşıyadırlar.

Aleviler: Kolektif Cezalandırma Riski ve Yeni Göç Dalgası Tehlikesi

Aleviler, Esad rejimiyle kurulan tarihsel bağ nedeniyle bugün kolektif suçlama ve hedef hâline gelme riski altındadır. Bu durum, Alevilerin tamamının rejimin siyasal faili olduğu anlamına gelmemekle birlikte, siyasal algı, fiilî güvenlik tehdidi üretmektedir.
Özellikle Lazkiye–Tartus hattında:
Otorite boşluğu,
Mezhepsel rövanşist söylemler,
Sosyal medyada dolaşan katliam ve zorla yerinden etme iddiaları
bulunmaktadır.

Alevilerin Irak’ta 2003 sonrası yaşanan mezhepsel tasfiye sürecine benzer bir kaderle karşılaşabileceğine işaret edilmektedir. Bu durum Türkiye açısından iki doğrudan risk doğurmaktadır:

1. Yeni ve kontrolsüz göç dalgaları,
2. Mezhepsel şiddetin bölgesel istikrarsızlığa dönüşmesi.

Türkiye’nin bu süreçte Aleviler konusunda sessiz veya tarafsız bir pozisyon alması, hem insani hem de stratejik açıdan maliyetlidir.

Türkmenler: Görmezden Gelinen Topluluk, Potansiyel Kırılganlık

Türkmenler, Suriye’de nüfus olarak azımsanmayacak bir topluluk olmalarına rağmen, devletin çöküşüyle birlikte siyasal ve askerî olarak en savunmasız gruplardan biri hâline gelmiştir. Türkmenler ne SDG/PYD gibi kurumsal bir yapıya ne de Şam merkezli güçlü bir koruyucu aktöre sahiptir.

Bu durum:
Yerel silahlı gruplar karşısında kırılganlık,
Zorunlu göç ve asimilasyon riski,
Türkiye ile etnik bağlar nedeniyle Ankara’ya yönelen beklentiler
üretmektedir.
Türkmenlerin güvenliği meselesi, Türkiye açısından yalnızca “akraba topluluk” söylemiyle değil, bölgesel istikrar ve meşruiyet bağlamında ele alınmalıdır.

Kürtler ve SDG/PYD: Güvenlik Tehdidi mi, Yönetilmesi Gereken Gerçeklik mi?

Kuzey ve kuzeydoğu Suriye’de SDG/PYD denetiminde oluşan yapı, fiilî anlamda bir yarı-devlet niteliği kazanmıştır. Bu yapı:
Güvenlik,
Yerel yönetim,
Eğitim ve adalet benzeri işlevler yerine getirmektedir.

Türkiye açısından bu durum açık bir güvenlik kaygısı üretmektedir. Ancak; mevcut tablo, SDG/PYD’nin kısa vadede ortadan kalkmayacağını göstermektedir. Bu nedenle Türkiye için temel soru şudur:

Suriye Kürtleri yalnızca tehdit olarak mı görülecek, yoksa yönetilmesi gereken kalıcı bir gerçeklik olarak mı ele alınacaktır?
Türkiye’nin Kürt meselesini yalnızca askerî araçlarla ele alması, Suriye’nin devletsizleştiği bir ortamda uzun vadeli çözüm üretmemektedir.

HTŞ ve Şam: İktidar Var, Devlet Yok

HTŞ’nin Şam’daki hâkimiyeti, klasik anlamda bir devletleşme süreci üretmemektedir. İdeolojik olarak dışlayıcı, kurumsal devlet geleneğinden yoksun ve azınlıklar açısından güven vermeyen bu yapı, Suriye’yi birleştiren değil parçalanmayı derinleştiren bir aktör konumundadır.
Bu bağlamda Şam’da ortaya çıkan yapı, merkezî ama meşru olmayan bir iktidar alanıdır.

İsrail ve Golan: Devletsizliğin Jeopolitiği

İsrail’in Golan hattındaki fiilî ilerlemesi, Suriye’deki devletsizliğin bölgesel güçler tarafından nasıl fırsata çevrildiğini açık biçimde göstermektedir. Güçlü bir Suriye devleti olmadığı sürece:
Toprak bütünlüğü söylemi anlamını yitirmekte,
Golan meselesi fiilen kapanmakta,
Bölgesel denge kalıcı biçimde İsrail lehine bozulmaktadır.
Bu durum, Suriye’nin yalnızca iç değil, bölgesel bir istikrarsızlık kaynağı hâline geldiğinin göstergesidir. Bu bağlamda, Suriye’de rejimin çökmesi ve yerine bir devlet inşasının olamaması, İsrail ile Türkiye’yi Suriye üzerinden çıkarları çatışan iki aktör haline getirmiştir.
Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikasını yalnızca terörle mücadele perspektifinden değil, bölgesel güç dengesi ve jeopolitik rekabet bağlamında yeniden tanımlamasını zorunlu kılmaktadır

Türkiye İçin Stratejik Çıkarım: Güvenlik Sağlayıcı Dış Politika Söylemi

Bu çerçevede Türkiye’nin Suriye politikasında üçlü bir güvenlik söylemi geliştirmesi, merkezi devletin olmadığı bir ortamda, aynı zamanda İsrail’in etkisinin sınırlandırılması anlamına gelecektir.

1. Aleviler için
Kolektif cezalandırmaya karşı açık tutum alınması,
Uluslararası platformlarda sivil koruma vurgusu,
Yeni göç dalgalarını önleyici diplomatik girişimlerde bulunulması
önemlidir.

2. Türkmenler için
Fiziksel güvenlik ve yerinde kalma stratejisi,
Yerel temsil ve korunmaya yönelik diplomatik destek,
Sorunun yalnızca “etnik bağ” değil, bölgesel istikrar meselesi olarak ele alınması
gerekmektedir.

3. Kürtler için
Topluluk–örgüt ayrımını netleştiren söylem,
Suriye Kürtlerini toptan dışlamayan ama güvenlik kaygılarını koruyan dengeci yaklaşım,
Uzun vadede Suriye’nin toprak bütünlüğünü gözeten çözüm arayışı
Türkiye’nin çıkarınadır.
Kürt aktörler, tarihsel olarak bölgesel güç dengeleri içinde kazananın yanında yer alma ve konjonktüre göre pozisyon alma eğilimindedirler.
SDG/PYD’nin dış desteklere dayalı mevcut alan hâkimiyetinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı, bölgesel aktörlerce açık ve örtük biçimde gösterilmelidir.
Bu bağlamda, Türkiye’nin güçlü olarak yer aldığı bir ortamda, bölge dışı aktörlerin etki edebilme kapasitelerinin sınırlandırılması olanaklı hale getirilebilecektir.

Sonuç ve Politika Önerisi

Suriye’deki mevcut tablo, Türkiye’ye daraltılmış değil genişletilmiş bir dış politika vizyonu dayatmaktadır. Türkiye, yalnızca sınır güvenliği ve askerî tehdit algısına dayalı bir politika izlerse:
Göç baskısı artacak,
Mezhepsel ve etnik çatışmalar derinleşecek,
Devletsiz komşu riski kalıcılaşacaktır.

Buna karşılık Türkiye, Aleviler, Türkmenler, Kürtler, Araplar ve diğer etnik/dinsel gruplar için güvenlik sağlayıcı, kapsayıcı ve normatif (sivil koruma, yerinde kalma ve topluluk temelli güvenlik ilkelerine dayalı) bir dış politika söylemi geliştirirse, hem bölgesel meşruiyetini güçlendirecek ve İsrail’in Suriye’deki etkisini sınırlandırabilecek hem de devlet otoritesinin kurumsal anlamda olmadığı bir ortamda, Suriye kaynaklı riskleri yönetilebilir hâle getirebilecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI