Başlangıç yine rakamlarla. Çünkü siyasette hakikat çoğu zaman ideolojilerde değil, istatistiklerde saklıdır. Sayılar, söylemin makyajını siler; gerçeği çıplak bırakır. Ve bugün CHP’nin en sevmediği şey artık aynadır.
Son 6 ayda:
AKP 664.568 yeni üye yaptı.
Saadet Partisi 67.244,
Anahtar Parti 62.491 yeni üye kazandı.
CHP’nin hanesine yazılan sayı ise yalnızca:
19.325.
Bu fark propaganda farkı değildir.
Bu fark bütçe farkı hiç değildir.
Bu fark lider karizmasıyla, medya gücüyle, hatta iktidar baskısıyla bile açıklanamaz.
Bu fark, siyasi inandırıcılık farkıdır.
Bu fark, ahlaki üstünlüğün kaybıdır.
Bu fark, Gramsci’nin deyimiyle, toplumsal hegemonya kuramamış olmanın sonucudur.
CHP artık insanlara bir gelecek tahayyülü sunmuyor.
Bir toplumsal dönüşüm vaadi üretmiyor.
Sadece geçmiş mağduriyetleri bugünün siyasal acziyetini örtmek için tekrar tekrar anlatıyor.
CHP, geleceği kuran değil; geçmişi anan bir partiye dönüşüyor.
Silivri üzerinden siyaset yapıyor.
Adaletsizliği gösteriyor, doğru.
Ama aynı anda kendi içinde sessiz, sistematik ve soğukkanlı bir siyasi infaz rejimi işletiyor.
Dışarıda “hukuk”,
içeride “itaat”.
Dışarıda “özgürlük”,
içeride “biat”.
Bu yalnızca bir çelişki değildir. Bu, siyasetin ahlaki zeminini kaybetmesidir. Çünkü demokrasi sadece iktidara karşı savunulan bir değer değil, önce kendi örgütünde yaşatılması gereken bir rejimdir.
Bu ikiyüzlülüğün bedeli yalnızca sandıkta ödenmiyor.
Bu bedel örgütte, üyede, sokakta, gençlerde, umut duygusunda ödeniyor.
İnsanlar bu yüzden uzaklaşıyor.
Bu yüzden üye olmuyor.
Bu yüzden CHP, kitlesel bir siyasal hareket olmaktan çıkıp daralan bir bürokratik yapıya dönüşüyor.
Ve bu çürümenin en net görüldüğü alanlardan biri, Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik sistematik linçtir.
Kılıçdaroğlu’nu seversin ya da sevmezsin.
Başarılı bulursun ya da bulmazsın.
Ama bir gerçeği inkâr edemezsin:
CHP tarihinde ilk kez bir genel başkan, görevden ayrıldıktan sonra, kendi partisinin içinden beslenen organize trol ağları tarafından bu denli açık, bu denli kirli ve bu denli süreklilik arz eden bir saldırıya maruz kalmıştır.
Siyaseten eleştirilmedi.
Ahlaken hedef alındı.
Karikatürize edildi.
Aşağılandı.
İftira atıldı.
Ve iş, ailesine ve eşine yönelen hakaret diline kadar vardırıldı.
Bu siyaset değildir.
Bu ilkesel bir hesaplaşma hiç değildir.
Bu, iktidar mücadelesinde ahlakın askıya alınmasıdır.
Peki CHP yönetimi ne yaptı?
Hiçbir şey.
Bir açıklama yok.
Bir sınır çizme yok.
Bir “buraya kadar” deme cesareti yok.
Çünkü o troller dışarıdan gelmiyordu.
Çünkü o saldırılar, parti içi iktidar kavgasının dijital aparatlarıydı.
Sessizlik burada bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihti.
Ve siyaset biliminde bunun adı nettir: örtük onay.
Daha da vahimi şudur:
Kılıçdaroğlu’na destek verenler, fikirlerini ifade ettikleri için değil; yanlış hizalanmada durdukları için tasfiye edildi.
Parti üyesi ihraç edildi.
İl yöneticisi görevden alındı.
Belediye meclis üyesi dışlandı.
Milletvekilleri disiplin sopasıyla hizaya sokuldu.
Suç neydi?
Tweet atmak.
Destek açıklaması yapmak.
Kurultayda oy kullanmak.
CHP’de bugün fikir özgürlüğünün sınırı şudur:
Merkezin hoşuna gittiği kadar.
Bu tabloya bakıp kim üye olur?
Kim “bu parti benim” der?
Kim çocuğuna “git CHP’de siyaset yap” demeye cesaret eder?
Ama işin bir başka, daha kritik yüzü daha var.
Bu düzen yalnızca aktif zorla değil, sessiz ortaklıklarla ayakta duruyor.
Ve evet, burada Ekrem İmamoğlu’ndan söz etmemek bilinçli bir körlük olur.
İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’na yönelik linç karşısında sessizdi.
Onu savunanların ihraç edilmesi karşısında sessizdi.
Parti içi demokrasinin boğulması karşısında sessizdi.
Bu sessizlik bir nezaket değil; bir stratejiydi.
Çünkü tasfiye edilen her sesle birlikte alan genişliyordu.
Çünkü itiraz edenler gidince hikâye tek sesli hale geliyordu.
Çünkü suskunluk, güç inşasının en risksiz yoluydu.
İmamoğlu mağduriyet siyasetini sever;
ama başkalarının mağduriyetine mesafelidir.
Silivri’de fotoğraf verir,
ama parti içi infazlara tek kelime etmez.
Bu tutum CHP’yi büyütmüyor.
Bu tutum CHP’yi ideolojisizleştiriyor, merkezsizleştiriyor ve içten içe çürütüyor.
Üstelik İBB pratiği de bu siyasal zihniyetin yönetsel izdüşümüdür.
Yolsuzluk iddiaları konuşulmasın isteniyor.
İhale soruları “algı operasyonu” diye geçiştiriliyor.
Belediyecilikteki yapısal sorunlar “iktidar engeli” söylemiyle örtülüyor.
Oysa muhalefetin lüksü yoktur.
Muhalefet gerekçe üretemez.
Muhalefet, iktidardan daha şeffaf olmak zorundadır.
CHP bugün hem genel merkezde
hem yerel yönetimlerde
hesap vermeyen bir siyasal organizmaya dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
Buna bir de ideolojik savrulma ekleniyor.
Sağcı devşirme vekiller,
merkez sağ figürler,
piyasa dostu neoliberal belediyecilik anlayışı…
Sol seçmene “sabret”,
sağa “gel” deniyor.
Ama siyaset matematik değildir.
Sağa açıldıkça büyümezsin;
kimliğini yitirdikçe küçülürsün.
Ve tam burada, bilinçli biçimde görmezden gelinen tarihsel bir gerçek daha karşımıza çıkıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu, genel başkanlık görevini bıraktıktan yalnızca iki ay sonra yapılan seçimlerde elde edilen başarı, bugün küçümsenen, hatta unutturulmak istenen kapsayıcı siyaset anlayışının doğrudan sonucudur. O sonuç, yeni bir stratejinin değil; yıllar boyunca örülen, farklı toplumsal kesimleri bir arada tutmayı başaran, kutuplaşma yerine temas kuran bir siyasal hattın gecikmeli meyvesidir.
Yani o başarı, bugün “biz geldik, Türkiye’nin birinci partisi olduk” diye iki yıldır kendini pazarlayanların değil; bugün tasfiye edilen siyasal aklın ürünüdür.
Bu nedenle “biz geldik” anlatısı tarihsel olarak yanlıştır.
O başarı sıfırdan yaratılmadı.
O başarı miras alındı.
Ve sonra o miras hoyratça tüketildi.
İki yıldır parlatılan “birinci parti” algısının bugün hızla yaldız dökmesinin en somut göstergesi de budur. Eğer gerçekten yeni bir siyasal hat kurulmuş olsaydı, bugün CHP üye sayısında AKP’nin 30 kat, küçük partilerin 3,5 kat gerisinde kalmazdı.
Gerçek başarı anlık değildir.
Gerçek başarı sürekliliktir.
Gerçek başarı örgütte büyümektir.
Gerçek başarı insanları ikna edebilmek, tutabilmek ve çoğaltabilmektir.
Bugün görüyoruz ki, algı yönetimi rakamlarla temas edince dağılıyor. Çünkü siyaset, eninde sonunda gerçeklikle yüzleşir.
Kapsayıcılığı tasfiye edenler, bugün yalnızlaşmanın nedenini soruyor.
Eleştiriyi susturanlar, bugün niçin kimsenin gelmediğini anlamaya çalışıyor.
Cevap nettir.
ÇÖZÜM MÜ?
Artık “birlik olalım” romantizmi çözüm değildir.
Bu bir politik manifesto meselesidir.
Kılıçdaroğlu’na yönelik trol siyasetiyle açıkça hesaplaşılmalıdır.
Bu linci yapanlar korunmamalı, teşhir edilmelidir.
Siyasi görüş nedeniyle yapılan ihraçlar durdurulmalı, geri alınmalıdır.
CHP tek sesli bir bürokratik yapı değildir.
İmamoğlu dahil herkes eleştiriye açık olmalıdır.
Siyaset vitrin değil, denetim işidir.
Belediyelerde mutlak şeffaflık zorunlu hale getirilmelidir.
CHP’li belediye, AKP’li belediyeden daha az denetlenemez.
Neoliberal çizgi terk edilmelidir.
CHP ya emekten, kamudan, sosyal devletten yanadır ya da değildir.
Ve en önemlisi:
Parti içi demokrasi bir temenni değil, kurumsal zorunluluk haline getirilmelidir.
Son söz nettir, serttir ve kaçınılmazdır:
Silivri’ye ağlayıp
kendi içinde infaz yapan,
liderine sahip çıkamayıp
trol siyasetiyle yol alan,
belediyede hesap vermeyip
örgütte tasfiye yapan
bir parti iktidar olamaz.
CHP’nin sorunu kişi değil;
ahlak, siyaset ve cesaret sorunudur.
Bu sorun çözülmeden
ne 30 kat kapanır,
ne 3,5 kat aşılır,
ne de bu ülkede gerçek bir değişim mümkündür.
