Kültür, insanın tarihsel varoluşunun hem taşıyıcısı hem de kurucu unsurudur. Dil, sanat, spor, inanç biçimleri ve toplumsal cinsiyet rolleri; insan topluluklarının doğayla, birbirleriyle ve kendileriyle kurdukları ilişkinin maddi ve manevi izlerini taşır. Ancak modern çağda kültür, bu kurucu niteliğinden koparılarak yönetilen, planlanan ve yönlendirilen bir alana dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm, yalnızca estetik ya da sembolik bir kırılma değil; aynı zamanda politik, epistemolojik ve ontolojik bir sorundur.
Bugün artık şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Kültür hâlâ toplumun kendini ifade etme biçimi midir, yoksa toplum kültür aracılığıyla yeniden mi inşa edilmektedir?
Modern iktidar biçimleri, klasik baskı ve zor aygıtlarının ötesine geçerek, kültürü temel bir tahakküm alanı olarak keşfetmiştir. Sanat, sinema ve spor gibi evrensel dil kurma kapasitesi yüksek alanlar, bu nedenle özel bir önem kazanır. Bu alanlar artık yalnızca estetik ya da bedensel etkinlikler değil; duyguların, arzuların ve kimliklerin yönetildiği stratejik mecralardır.
Sinema, hikâye anlatma gücüyle normallik tanımlar; sanat, hangi duyarlılığın “ilerici” hangisinin “gerici” olduğuna karar verir; spor ise rekabet, disiplin ve başarı ideolojisini bedenler üzerinden yeniden üretir. Böylece kültür, anlam üreten bir alan olmaktan çıkar; anlamı kodlayan ve dağıtan bir sisteme dönüşür.
Bu noktada felsefi bir kırılma yaşanır: İnsan, kültürü yaşadığını zannederken aslında kültür tarafından yaşanmaktadır.
Toplumsal cinsiyet meselesi, kültür emperyalizminin en hassas ve en derin müdahale alanlarından biridir. Beden, modern iktidarın en doğrudan temas ettiği zemindir. Cinsiyet, biyolojik bir gerçeklikten ziyade, kültürel, politik ve ekonomik bir söylem alanı hâline getirilmiştir. Bu durum, ilk bakışta özgürleştirici bir söylem olarak sunulsa da, daha yakından bakıldığında yeni normlar, yeni baskılar ve yeni dışlamalar üretmektedir.
Buradaki temel çelişki şudur: Özgürlük söylemiyle sunulan cinsiyet politikaları, bireyi gerçekten özgürleştiriyor mu, yoksa onu başka bir normatif çerçeveye mi hapsediyor?
Modern sistem, cinsiyet özgürlüğünü çoğu zaman bireyin kendi bedenine yabancılaşması üzerinden kurar. Beden, artık yaşanan bir gerçeklik değil; sürekli yeniden tanımlanması, dönüştürülmesi ve sergilenmesi gereken bir projeye dönüşür. Bu da özgürlüğü, içsel bir hakikatten ziyade dışsal bir performans hâline getirir.
Foucault’nun da işaret ettiği gibi, iktidar artık “yasaklayan” değil, “üreten” bir yapıdır. Kimlikler üretir, arzular üretir, hatta muhalefet biçimlerini dahi üretir. Toplumsal cinsiyet özgürlüğü söylemi de bu üretim mekanizmasının dışında değildir. Özgürlük, sistem tarafından tanımlandığı ölçüde makbul; bu tanımın dışına çıktığı ölçüde görünmez veya marjinaldir.
Ulus-devletler ve küresel kapitalist yapı, kültürü doğal bir yaşam alanı olarak değil, işlenebilir bir hammadde olarak ele alır. Sanat fonlarla, spor sponsorlarla, sinema gişe ve algoritmalarla belirlenir. Böylece kültür, kendi iç mantığıyla değil; piyasa ve ideoloji mantığıyla şekillenir.
Bu süreçte toplumun doğal kültürel refleksleri aşındırılır. Yerel olan evrensel adına silikleşir, özgün olan “erişilebilir” olmak uğruna standartlaşır. Toplum, kendi değerlerini üretmek yerine, kendisine sunulan paketleri tüketen bir kitleye indirgenir.
Burada kültür emperyalizmi, askeri ya da ekonomik işgalden çok daha derin bir etki yaratır. Çünkü zihinleri ve bedenleri işgal eder. İnsanlar, kendilerine ait olmayan arzuları kendi arzuları sanmaya başlar.
Bu bağlamda özgürlük, modern toplumun en çok kullanılan fakat en az sorgulanan kavramlarından biri hâline gelir. Seçeneklerin çoğalması özgürlük olarak sunulurken, bu seçeneklerin kim tarafından ve hangi çıkar doğrultusunda belirlendiği gözden kaçırılır.
Gerçek özgürlük, yalnızca seçim yapabilmek değil; seçimin koşullarını sorgulayabilmektir.
Kültür emperyalizmi, insanı kendi anlam dünyasından kopararak, onu hazır anlamlara bağımlı kılar. Bu da bireysel ve toplumsal düzeyde derin bir yabancılaşmaya yol açar. İnsan, kendi bedenine, kendi kültürüne ve kendi düşüncesine dışarıdan bakmaya başlar.
Kültür emperyalizmi, zorla değil rıza ile işler; baskıyla değil alışkanlıkla; yasakla değil arzuyla hükmeder. Bu nedenle ona karşı geliştirilecek direnç de yüzeysel değil, düşünsel olmak zorundadır.
Kültürü yeniden özgürleştirmenin yolu, onu tüketilecek bir ürün değil, sorgulanacak bir alan olarak ele almaktan geçer. Toplumsal cinsiyet de dâhil olmak üzere tüm kimlik tartışmaları, ancak bu sorgulama zemini üzerinde gerçek bir özgürlük potansiyeli taşıyabilir.
Çünkü kültür, ancak insanı kendine yabancılaştırmadığı ölçüde insanîdir.
Gürsel Karaaslan
